bir sokak lambası kadar yorgunum bu gece adın, sessizliğimin içinde dönüp duruyor. ellerim ceplerimde, şehir susmuş yine, bir tek rüzgâr var senin sesinde esiyor.
hiçbir tanıma sığmayan, hiçbir sıfata ihtiyaç duymayan o yalın halinle. bir ağacın sadece durarak ormanı tamamlaması gibi, sen de sadece nefes alarak bu anı tamamlıyorsun. ne geçmişin gölgesi, ne geleceğin telaşı, sadece parmak uçlarından süzülen o ham ve saf mevcudiyet.
yeryüzüyle gökyüzü arasında kurulan en sessiz köprü sensin. griye inat maviyi içinde taşıyan, sessizliğin kalbinde en gür şarkıyı söyleyen...
bırak dünya etrafında dönsün, sen o değişmez merkezinde kal. kalbinin vuruşu, evrenin en eski ve en taze şiiri olarak yankılansın bu boşlukta.
bir sokak lambası kadar yorgunum bu gece. adın, sessizliğimin içinde dönüp duruyor. ellerim ceplerimde, şehir susmuş yine, bir tek rüzgâr var senin sesinde esiyor.
şimdi elimde yarısı içilmemiş bir cümle, keşfedilmemiş bir kelime, kadehin kenarına sinmiş özlem kaldı.
bazı suskunluklar dudaktan değil, ruhtan sızar. ve ben ne zaman bir yudum daha alsam, adın ısınır ağzımda. sahi, biz en son ne zaman aynı cümlede kaldık?
hayatının bir döneminde rastladığın çapanın ağırlığı ile yavaşladığını zannederken halbuki bazen sadece fırtınada savrulmaman için orada olur.
Ölüm bile o an o bağın heybetinden bir adım geri çekilmek zorunda kaldı.
bir sokak lambası kadar yorgunum bu gece
adın, sessizliğimin içinde dönüp duruyor.
ellerim ceplerimde, şehir susmuş yine,
bir tek rüzgâr var senin sesinde esiyor.
acele etme.
büyümek, zamanın fısıltısını duymakla başlar.
öylesine, sadece burada olduğun için...
hiçbir tanıma sığmayan, hiçbir sıfata ihtiyaç duymayan o yalın halinle. bir ağacın sadece durarak ormanı tamamlaması gibi, sen de sadece nefes alarak bu anı tamamlıyorsun. ne geçmişin gölgesi, ne geleceğin telaşı, sadece parmak uçlarından süzülen o ham ve saf mevcudiyet.
yeryüzüyle gökyüzü arasında kurulan en sessiz köprü sensin. griye inat maviyi içinde taşıyan, sessizliğin kalbinde en gür şarkıyı söyleyen...
bırak dünya etrafında dönsün, sen o değişmez merkezinde kal. kalbinin vuruşu, evrenin en eski ve en taze şiiri olarak yankılansın bu boşlukta.
madem mavisini saklayan gök, sabrın ve vakarın rengi, sen de içindeki o sarsılmaz sükunetle dikil hayata.
kurşuni pelerin elbet savrulur, geriye sadece senin o aydınlık niyetin kalır.
Günaydın Yaşamak.. Avuçlarındaki ışık hiç sönmesin...rağmenlere rağmen.
gecenin rahminden süzülen o kurşuni zarafet, aslında mavinin en derin uykusundan uyandığı anlardan biri.
gökyüzü bazı zamanlar gri bir pelerin giymiş olsa da, biz biliyoruz ki o sonsuz firuze atlas, bulutların hemen arkasında nefes almaya devam ediyor.
o halde günaydın Umut... Işığın henüz ulaşamadığı kuytulara inat, yüzündeki tebessümü evrenin merkezine bir mühür gibi bas.
bir sokak lambası kadar yorgunum bu gece.
adın, sessizliğimin içinde dönüp duruyor.
ellerim ceplerimde, şehir susmuş yine,
bir tek rüzgâr var senin sesinde esiyor.
şimdi elimde
yarısı içilmemiş bir cümle,
keşfedilmemiş bir kelime,
kadehin kenarına sinmiş özlem kaldı.
bazı suskunluklar
dudaktan değil,
ruhtan sızar.
ve ben ne zaman
bir yudum daha alsam,
adın ısınır ağzımda.
sahi,
biz en son ne zaman
aynı cümlede kaldık?
belki de her aşk
yarım kalmak için yazılmıştır.
ya da biz
tam olmayı
hiç konuşmadık.
içimde o tanıdık serinlik,
Ve... sen gelirsin aklıma,
Tarçın kokulu sabahların serinliğinde...
özledim gamzenin çukurlarından doğan güneşi,
dudak kenarlarından süzülen ışık hüzmelerini izlemeyi...