hiç düşündün mü... kendi sahnende oynadığın oyunları izlerken, yalnızca bir seyirci ya da izleyici mi kaldın hayatına?..
peki ya şimdi? cesaretini, kırgınlıklarını, çaresizliklerini, kayıplarını... hepsini sahneledin, ilahi planın içindeki tüm ağları göğüsledin.
şimdi kalk. ve kendini alkışla. zor olanı da oynadın, kolay gibi görüneni de. kendine DERİN bir SELAM ver.
ÇÜNKÜ BU OYUN SENSİZ OLMAZDI...
not: bu sahnede yaşadığın her başarı, her eksiklik, her hüzün... hepsi oyunun bir parçasıydı. kurbanlık bilincine kapılmadan, suçlamadan, sadece fark et.!
kazandıklarını, kaybettiklerini...
çünkü bu bir oyun sahnesi… rol aldın, denedin, düştün, kalktın. önemli olan, neden düştüğün değil, neyi öğrendiğin, hangi yola devam edeceğin, hangi yolu bırakman gerektiği...
kendine ya da başkalarına kızmadan önce şunu hatırla,
her oyuncu, kendi iç yolculuğunda yalnızca rolünü oynar,
bir sabahın çiğleriyle yeşeriyordum avluda. Annem; ,, soğuk vurunca karalahana tatlanır,” derdi hep. hamsinin de en lezzetlisi karda olurmuş ya… şimdi dönüp bakınca anlıyorum, bizimkiler soğuklara neşe katmak istediler belki de...
Ve evet, doğruydu da.
soğuklar bir başka lezzetli yapardı hayatı, çocukluğuma düşen anılar gibi... mutlu olduğum zamanlar hep oralardan. Kırağı düşmüş sabahlar gibi... üşüse de içim, bilirim, Bu da bir olgunlaşma şekli.
belki de o yüzden bazı sevinçler, biraz üşüyerek gelir insana.
Huri Çalışkan, 1978 yılında Kocaeli’nde doğdu. Çocukluğunu ve gençliğini İzmit’in sokaklarında, anne kokulu avlularda geçirdi. Hemşirelik eğitimini tamamladıktan sonra 2001 yılında yöneticilik yolculuğuna adım attı. Sağlık sektöründe uzun yıllar boyunca hem yönetici hem lider olarak görev aldı; süreç geliştirme ve kalite belgelendirme alanındaki başarılarıyla kurumlara iz bıraktı.
Ancak asıl iz, satırlarda saklıydı. Çünkü o, hayatı boyunca iyileştirmeyi sadece mesleğiyle değil, kelimeleriyle de yaptı.
Kalemiyle konuşan bu kadın için yazmak bir iç yolculuktu. Ruhunun dehlizlerinde sessizce yürüdü, en çok da yürürken gölgesinin acıdığı yerleri anlattı. Ve bir gün, sessizliğin yorganı gibi kelimelerle sardı acılarını.
Böyle doğdu ilk romanı:
“Avluda Yürüyen Gölgeler” Küllerinden değil, kalbinden doğan kadınların romanı.
Kelimeler onun ellerinde hem bir sığınak, hem bir pusula olur; siz de o kelimelerin ruhuna dokunmaya cesaret edin.
Romanın kahramanı Sıla, yazarın yalnızca kaleminden değil, ruhundan da süzüldü.
,,Kül olmanın eşiğinden dönen bir kadındı Sıla…”
Hayatın yükünü tek başına omuzlarken, sessizliğin bile sesini duymayı öğrendi. Çığlık atmadan, sitem etmeden, bir annenin sabrı ve bir kadının iç gücüyle yürüdü. Yürümeye gücünün kalmadığını sandığında, aslında ruhunun hep yürüdüğünü fark etti.
Ve kendini değil, bir çocuğu, bir geçmişi, bir kadını, bir hikâyeyi taşıdı.
“Avluda Yürüyen Gölgeler” Küllerinden değil, kalbinden doğan kadınların romanı.
Kıymet bilen yüreklere rüzgar olduğunda serinletirsin olduğun yeri… Ancak huzuru bulamayan ruhların yaşadığı yerlerde, göğü yırtarcasına bir esintiye dönüşürsün.
Ve o göğü yırtan esintiyi, geçip gittikten sonra ararlar da... bulamazlar.
hiç düşündün mü...
kendi sahnende oynadığın oyunları izlerken,
yalnızca bir seyirci
ya da izleyici mi kaldın hayatına?..
peki ya şimdi?
cesaretini, kırgınlıklarını, çaresizliklerini, kayıplarını...
hepsini sahneledin, ilahi planın içindeki tüm ağları göğüsledin.
şimdi kalk.
ve kendini alkışla.
zor olanı da oynadın, kolay gibi görüneni de.
kendine DERİN bir SELAM ver.
ÇÜNKÜ BU OYUN
SENSİZ OLMAZDI...
not:
bu sahnede yaşadığın her başarı, her eksiklik, her hüzün...
hepsi oyunun bir parçasıydı.
kurbanlık bilincine kapılmadan, suçlamadan, sadece fark et.!
kazandıklarını, kaybettiklerini...
çünkü bu bir oyun sahnesi…
rol aldın, denedin, düştün, kalktın.
önemli olan, neden düştüğün değil, neyi öğrendiğin,
hangi yola devam edeceğin, hangi yolu bırakman gerektiği...
kendine ya da başkalarına kızmadan önce şunu hatırla,
her oyuncu, kendi iç yolculuğunda yalnızca rolünü oynar,
( senin tek gücün.....fark etmek )
kalbimden sana, bana, bize... sevgilerimle, Huri :))
çırılçıplak boğulmayı, Kahin'e sormuş,
deniz anasından biri....
Kalpten, sana.
bir sabahın çiğleriyle yeşeriyordum avluda.
Annem;
,, soğuk vurunca karalahana tatlanır,” derdi hep.
hamsinin de en lezzetlisi karda olurmuş ya…
şimdi dönüp bakınca anlıyorum,
bizimkiler soğuklara neşe katmak istediler belki de...
Ve evet, doğruydu da.
soğuklar bir başka lezzetli yapardı hayatı,
çocukluğuma düşen anılar gibi...
mutlu olduğum zamanlar hep oralardan.
Kırağı düşmüş sabahlar gibi...
üşüse de içim, bilirim,
Bu da bir olgunlaşma şekli.
belki de o yüzden bazı sevinçler,
biraz üşüyerek gelir insana.
Öyle mi, anne...?
minik ayaklarımın yürüdüğü sokaklara, hayallerimi büyüttüğüm gökyüzüne,
bulutlara...
Ve... seninle ilk tanıştığım o geceye,
Teşekkür ederim DOLUNAY ..... çokça.... sana hala hayranım.
Huri Çalışkan
siyah kalpli insanların gölgelerinde yürüyordu çıplak ayaklı çocuklar...
ağızlarında bir avuç dolusu gün ışığıyla
ancak yolları zigzaglı korkularla.!
— Şemsiyesiz Kalan Çocuklar
Ve ben de bilmiyorum…
bir şarkı, bir insansızlık nasıl böyle anlaşır?
Yazar Hakkında:
Huri Çalışkan, 1978 yılında Kocaeli’nde doğdu. Çocukluğunu ve gençliğini İzmit’in sokaklarında, anne kokulu avlularda geçirdi. Hemşirelik eğitimini tamamladıktan sonra 2001 yılında yöneticilik yolculuğuna adım attı. Sağlık sektöründe uzun yıllar boyunca hem yönetici hem lider olarak görev aldı; süreç geliştirme ve kalite belgelendirme alanındaki başarılarıyla kurumlara iz bıraktı.
Ancak asıl iz, satırlarda saklıydı.
Çünkü o, hayatı boyunca iyileştirmeyi sadece mesleğiyle değil, kelimeleriyle de yaptı.
Kalemiyle konuşan bu kadın için yazmak bir iç yolculuktu. Ruhunun dehlizlerinde sessizce yürüdü, en çok da yürürken gölgesinin acıdığı yerleri anlattı. Ve bir gün, sessizliğin yorganı gibi kelimelerle sardı acılarını.
Böyle doğdu ilk romanı:
“Avluda Yürüyen Gölgeler”
Küllerinden değil, kalbinden doğan kadınların romanı.
Kelimeler onun ellerinde hem bir sığınak, hem bir pusula olur; siz de o kelimelerin ruhuna dokunmaya cesaret edin.
sevgilerimle
Sıla: Bir Kadının Sessizlikten Doğuş Hikâyesi
Romanın kahramanı Sıla, yazarın yalnızca kaleminden değil, ruhundan da süzüldü.
,,Kül olmanın eşiğinden dönen bir kadındı Sıla…”
Hayatın yükünü tek başına omuzlarken, sessizliğin bile sesini duymayı öğrendi.
Çığlık atmadan, sitem etmeden, bir annenin sabrı ve bir kadının iç gücüyle yürüdü.
Yürümeye gücünün kalmadığını sandığında, aslında ruhunun hep yürüdüğünü fark etti.
Ve kendini değil, bir çocuğu, bir geçmişi, bir kadını, bir hikâyeyi taşıdı.
“Avluda Yürüyen Gölgeler”
Küllerinden değil, kalbinden doğan kadınların romanı.
Kıymet bilen yüreklere rüzgar olduğunda serinletirsin olduğun yeri…
Ancak huzuru bulamayan ruhların yaşadığı yerlerde,
göğü yırtarcasına bir esintiye dönüşürsün.
Ve o göğü yırtan esintiyi,
geçip gittikten sonra ararlar da...
bulamazlar.
— Kelimelerin Uykusu Kaçtığında
Çiçeğini tanırsan, başka bahçelerde kaybolmazsın.
Aşk da böyle bir şey…
Tanıdığın bir kalpten başkasında yuva kuramazsın.
Öyle işte...
Çiçek susunca, rüzgâr konuşur.
Ve bazen bir yaprak,
sana mevsimi anlatır.
— Dinle, doğa senden yana.