dostum, eğer hüzünlerle baş edemediğin dönemlerden geçiyorsan, bir dur ve kendini izle. dışarıdan içeriye yaptığın alışverişlere bak… hangi duygulara su veriyorsun, hangi düşünceleri susuz bırakıyorsun?..
şimdi yeniden bak.! seni gerçekten besleyen ne? acı mı? kurbanlık bilinci mi? değersizlik mi? kimsesizlik mi?
neyle besliyorsan kendini, o büyür içinde...
ve eğer hoşnut değilsen yaşamının bir parçasından, kaldır kafanı, içine bak. hoşlanmadıklarınla yüzleş… ve sonra sevgiyle serbest bırak.
çünkü aradığın huzur, kendine varmak, kendine sarılmak, kendini duymaksa…
doğayı izle.! doğa ananın mektupları sessiz değildir. görmeyi bilirsen, okursun.
hiç düşündün mü... kendi sahnende oynadığın oyunları izlerken, yalnızca bir seyirci ya da izleyici mi kaldın hayatına?..
peki ya şimdi? cesaretini, kırgınlıklarını, çaresizliklerini, kayıplarını... hepsini sahneledin, ilahi planın içindeki tüm ağları göğüsledin.
şimdi kalk. ve kendini alkışla. zor olanı da oynadın, kolay gibi görüneni de. kendine DERİN bir SELAM ver.
ÇÜNKÜ BU OYUN SENSİZ OLMAZDI...
not: bu sahnede yaşadığın her başarı, her eksiklik, her hüzün... hepsi oyunun bir parçasıydı. kurbanlık bilincine kapılmadan, suçlamadan, sadece fark et.!
kazandıklarını, kaybettiklerini...
çünkü bu bir oyun sahnesi… rol aldın, denedin, düştün, kalktın. önemli olan, neden düştüğün değil, neyi öğrendiğin, hangi yola devam edeceğin, hangi yolu bırakman gerektiği...
kendine ya da başkalarına kızmadan önce şunu hatırla,
her oyuncu, kendi iç yolculuğunda yalnızca rolünü oynar,
bir sabahın çiğleriyle yeşeriyordum avluda. Annem; ,, soğuk vurunca karalahana tatlanır,” derdi hep. hamsinin de en lezzetlisi karda olurmuş ya… şimdi dönüp bakınca anlıyorum, bizimkiler soğuklara neşe katmak istediler belki de...
Ve evet, doğruydu da.
soğuklar bir başka lezzetli yapardı hayatı, çocukluğuma düşen anılar gibi... mutlu olduğum zamanlar hep oralardan. Kırağı düşmüş sabahlar gibi... üşüse de içim, bilirim, Bu da bir olgunlaşma şekli.
belki de o yüzden bazı sevinçler, biraz üşüyerek gelir insana.
Huri Çalışkan, 1978 yılında Kocaeli’nde doğdu. Çocukluğunu ve gençliğini İzmit’in sokaklarında, anne kokulu avlularda geçirdi. Hemşirelik eğitimini tamamladıktan sonra 2001 yılında yöneticilik yolculuğuna adım attı. Sağlık sektöründe uzun yıllar boyunca hem yönetici hem lider olarak görev aldı; süreç geliştirme ve kalite belgelendirme alanındaki başarılarıyla kurumlara iz bıraktı.
Ancak asıl iz, satırlarda saklıydı. Çünkü o, hayatı boyunca iyileştirmeyi sadece mesleğiyle değil, kelimeleriyle de yaptı.
Kalemiyle konuşan bu kadın için yazmak bir iç yolculuktu. Ruhunun dehlizlerinde sessizce yürüdü, en çok da yürürken gölgesinin acıdığı yerleri anlattı. Ve bir gün, sessizliğin yorganı gibi kelimelerle sardı acılarını.
Böyle doğdu ilk romanı:
“Avluda Yürüyen Gölgeler” Küllerinden değil, kalbinden doğan kadınların romanı.
Kelimeler onun ellerinde hem bir sığınak, hem bir pusula olur; siz de o kelimelerin ruhuna dokunmaya cesaret edin.
yanlış bir kargo geldiğinde sesimizi yükseltiriz
hakkımızı arar, iade isteriz.
çünkü eksik ya da yanlış olanı kabul etmeyiz.
ancak hayat yıllarca eksik verir bazı şeyleri
ve biz susarız
çünkü yetinmeyi öğrettiler bize, razı olmayı
sanki sabırla karıştırıldı hak aramak.
oysa dinimiz iyi yaşamayı öğütler
tasarrufu savurganlıktan ayırmayı öğretir
ancak eksik yaşamak değildir tasarruf,
kendini yok saymak hiç değildir.
belki de mesele,
hak ettiğimiz hayatı hatırlamakta
ve hakkımız olanı sevgiyle ancak kararlılıkla istemekte…
kalbimden sana, bana, bize
çayın yanına samimiyet, dostluğun gölge izine de sen bastın,
şükranla, bilge ruh...
biliyordum dünyayı sadece ziyaret eden ruhtan ibaretti, âmâ ruhunu bedenine öyle güzel giymişti ki âdeta tutuldum...
Avluda Yürüyen Gölgeler Romanı
dostum,
eğer hüzünlerle baş edemediğin dönemlerden geçiyorsan,
bir dur ve kendini izle.
dışarıdan içeriye yaptığın alışverişlere bak…
hangi duygulara su veriyorsun,
hangi düşünceleri susuz bırakıyorsun?..
şimdi yeniden bak.!
seni gerçekten besleyen ne?
acı mı?
kurbanlık bilinci mi?
değersizlik mi?
kimsesizlik mi?
neyle besliyorsan kendini,
o büyür içinde...
ve eğer hoşnut değilsen yaşamının bir parçasından,
kaldır kafanı, içine bak.
hoşlanmadıklarınla yüzleş…
ve sonra sevgiyle serbest bırak.
çünkü aradığın huzur,
kendine varmak,
kendine sarılmak,
kendini duymaksa…
doğayı izle.!
doğa ananın mektupları sessiz değildir.
görmeyi bilirsen,
okursun.
kalbimden sana,
ve elbette bana.
hiç düşündün mü...
kendi sahnende oynadığın oyunları izlerken,
yalnızca bir seyirci
ya da izleyici mi kaldın hayatına?..
peki ya şimdi?
cesaretini, kırgınlıklarını, çaresizliklerini, kayıplarını...
hepsini sahneledin, ilahi planın içindeki tüm ağları göğüsledin.
şimdi kalk.
ve kendini alkışla.
zor olanı da oynadın, kolay gibi görüneni de.
kendine DERİN bir SELAM ver.
ÇÜNKÜ BU OYUN
SENSİZ OLMAZDI...
not:
bu sahnede yaşadığın her başarı, her eksiklik, her hüzün...
hepsi oyunun bir parçasıydı.
kurbanlık bilincine kapılmadan, suçlamadan, sadece fark et.!
kazandıklarını, kaybettiklerini...
çünkü bu bir oyun sahnesi…
rol aldın, denedin, düştün, kalktın.
önemli olan, neden düştüğün değil, neyi öğrendiğin,
hangi yola devam edeceğin, hangi yolu bırakman gerektiği...
kendine ya da başkalarına kızmadan önce şunu hatırla,
her oyuncu, kendi iç yolculuğunda yalnızca rolünü oynar,
( senin tek gücün.....fark etmek )
kalbimden sana, bana, bize... sevgilerimle, Huri :))
çırılçıplak boğulmayı, Kahin'e sormuş,
deniz anasından biri....
Kalpten, sana.
bir sabahın çiğleriyle yeşeriyordum avluda.
Annem;
,, soğuk vurunca karalahana tatlanır,” derdi hep.
hamsinin de en lezzetlisi karda olurmuş ya…
şimdi dönüp bakınca anlıyorum,
bizimkiler soğuklara neşe katmak istediler belki de...
Ve evet, doğruydu da.
soğuklar bir başka lezzetli yapardı hayatı,
çocukluğuma düşen anılar gibi...
mutlu olduğum zamanlar hep oralardan.
Kırağı düşmüş sabahlar gibi...
üşüse de içim, bilirim,
Bu da bir olgunlaşma şekli.
belki de o yüzden bazı sevinçler,
biraz üşüyerek gelir insana.
Öyle mi, anne...?
minik ayaklarımın yürüdüğü sokaklara, hayallerimi büyüttüğüm gökyüzüne,
bulutlara...
Ve... seninle ilk tanıştığım o geceye,
Teşekkür ederim DOLUNAY ..... çokça.... sana hala hayranım.
Huri Çalışkan
siyah kalpli insanların gölgelerinde yürüyordu çıplak ayaklı çocuklar...
ağızlarında bir avuç dolusu gün ışığıyla
ancak yolları zigzaglı korkularla.!
— Şemsiyesiz Kalan Çocuklar
Ve ben de bilmiyorum…
bir şarkı, bir insansızlık nasıl böyle anlaşır?
Yazar Hakkında:
Huri Çalışkan, 1978 yılında Kocaeli’nde doğdu. Çocukluğunu ve gençliğini İzmit’in sokaklarında, anne kokulu avlularda geçirdi. Hemşirelik eğitimini tamamladıktan sonra 2001 yılında yöneticilik yolculuğuna adım attı. Sağlık sektöründe uzun yıllar boyunca hem yönetici hem lider olarak görev aldı; süreç geliştirme ve kalite belgelendirme alanındaki başarılarıyla kurumlara iz bıraktı.
Ancak asıl iz, satırlarda saklıydı.
Çünkü o, hayatı boyunca iyileştirmeyi sadece mesleğiyle değil, kelimeleriyle de yaptı.
Kalemiyle konuşan bu kadın için yazmak bir iç yolculuktu. Ruhunun dehlizlerinde sessizce yürüdü, en çok da yürürken gölgesinin acıdığı yerleri anlattı. Ve bir gün, sessizliğin yorganı gibi kelimelerle sardı acılarını.
Böyle doğdu ilk romanı:
“Avluda Yürüyen Gölgeler”
Küllerinden değil, kalbinden doğan kadınların romanı.
Kelimeler onun ellerinde hem bir sığınak, hem bir pusula olur; siz de o kelimelerin ruhuna dokunmaya cesaret edin.
sevgilerimle