Biliyorum, gözlerinden akanlar, ağlamalarının gözyaşları değildi. Sanırım ama akanların tümü bakışlarına yansıyan özlemdi... Ama kime ve neden...
Neyse yoksun sahipsiz kaldı bakışlar...
Nerdesin gün güzeli,
bak güneş düşmek üzere, belki bu gece de uzun düşler kurulacak, belki de kısadan bir öykü düşünülecek sonrası düşünceye kalan, oysa sen varlığı olsa, bir merhaba dense, tüm düşünceler çarpılacak, sadece düşen olunca senin gülümseme kaplayacak dudak yanlarını...
Nerdesin gün güzeli, belki de günümün güzel düşünceleri neredesin, bana baharın bu günündeki gülün rengini anlatsana veya şöyle cabasından, yani bedava bir gül uzatsan güne ki gülümseyeyim...
Gittiklerindi bana kahır gecelerini hediye eden, gittiklerindi dağılmış ruhumu sahiplendiren, hayatımı sahipleştiren sen varlığıydı ve sen bu oyununla sadece umuda uzanan bir düş çemberi bıraktın bana…
Kimlerdi kapımı örten, kimlereydi kapımı açtığın, tüm kahredici düşüncelere beni atarken, mecalsız yaşamın dışlanmışlığına bırakmıştın beni…
Şimdilerdeki acınası halindir ki benim boş vermişliklerim…
Göç eyledim tüm kasvetlerle hayallerimi, göç eyledim tüm düşlere beklentilerimi, göçtü tüm sevdiklerim, yol uzun, geceler karanlık, bir göç yolculuğu bu, belki de son nefese uzayacak...
Şimdi düşlerle göç zamanı…
Mahmur bir duruştu boşluktan aşağı, ta dibe, dipten de öte gömülüşe doğru boş vermişlikle acınası bir beden ait ruhla kaybedilmiş tüm zamanlardan intikam alırcasına, önce kendi kendine, intikam yamayarak acıma duygusundan öte bir hisle, sadece zavallılaşmış bir bedene ait ruhla yardım almaya uzak ve de kendi kendine yardım etmekten çok, daha uzak hislerin savaş arenasındaki hırs ve kinle hayata karşı tüm acımasızlıklarla, unutulası düşüncelerden kurtulma çabası ile yumruklarını sıkmış, dişlerini gıcırdatarak, bir öfkenin içinden fırlayarak başka bir düşünce yaşamından var olmaya çalışacakmışcasına intikam duygularından uzak zamanlara ulaşıp, derinlerinin de derinlerinden çıkıp dingin bir ruhla yaşamın nefeslerine kendi kendine bulaşma arzusuyla tüm geçmişi, gelecekle bir tül perde ile ayrıştırmak istiyordu, zapt edilmiş öz duygularına dönerek…
Kulaklarda uğultular yaratan kulvarlardaki gecenin sessizliğini bozan yağmurun ıslak sesi, omuzlarında çöreklenmiş ıslaklıklar kararmış gökyüzünün kulvarlarında olmayan gölgesini düşünerek adımları ile ezercesine, geçmişin tüm an zamanlarından güneşi kaldırıp, yağmurdan ıslanmış zamanları hayal ediyordu, tüm kırgınlıkların kırılgan düşüncelerinde…
Başı boş düşüncelerin ıslanmış düşleriydi bunların tümü…
Belki de ruhla bedenin çatışmasız ayrılıklara dayanması gibiydi gecenin sabaha ulaşması, işte tam bu an ki ruhun yeniden bedenle buluşması…
Bir kestane zamanı… Bir kestane zamanı daha geldi geçti… Çilekler varlıklarını koruyamadan gelip geçti, bu zamandan…
Encekler sütünü sıcakken içti, şimdilerde, artık soğuk sütler içiyorlar…
Canları har halinde… Usları dolu dolu… Genç delikanlıların… Genç kızların…
Acıları tutmaya başladılar, havaları soludukça, nefes aldıkça, nefesleri alıp, nefesleri özledikçe, yalnızlığı gördüler…
Gördüklerini yaşayınca, arkada bıraktılar, ahlar ve vahlar zamanını artık…
O da geçer dedikçe… İçinde çırpındı yürekleri… Sevmeyi tanıdılar… Uçurtmalar uçtu yürekleri ile… Sevmeyi öğrendiler basbayağı sevmeyi, derinlemesine sevilmeyi öğrendiler… Ve ayrılığı da…
Ruhumdaki hüsranlardı bedenimi yaşam boyu sarsan…
Kaç yılın, kaç sevgi dönüşümünün bedeli ruhumdaki boşanmışlıklarla ortaya çıkıyordu ve ben kaç kez boşalmış ruhlarla sere serpe darmadağın düşüyordum diz üstü yere…
Ve ben bu düşüşlerdeki sersemleşmiş baş ağrılarımın bedelini kime ödetebilecektim?
Zavallılaşmış bir sevginin yaşamımdaki boşluklarımda dolaşmamın bedeli sen sevgili, sensin demekle ruhum süküna mı düşüyordu?
Her şeyin içindeki çaresizliğimin ardına düşen kurtuluşa adım atmalarım tüm imkânsızlıklara rağmen mimkün müydü ve bunların içine saklanıp, patlayarak ortaya çıkan öfkelerimi zapt etmek elimde miydi ki tüm öfke dağınıklıklarım hayatımı darma dağın etmiyor muydu ve ben bu öfke vurgunları ile baş etmeye çalıştıkça, çoğu kez karanlıklara gömül müyor muydum?
Bu karanlıklardaki karartılar değil miydi hayatımın tüm çıkmazlarına dalışıma sebep olan?
Biz bu günlerde eminim ki karşılıklı aynı düşleri aynı istekleri yaşamak isteme düşünceleri ile boğuluyoruz…
Aslında bunların tümü parçalanmış düşüncelerle geri dönüşüm yaparak arka arkaya isteklere dönüşen… Aslında tümünün içinde tek düşünce çıkıyordu, boş verilmiş zamanlarımız olsa da arkasına gizlenen sadece özlem veya özlemekti.
Yanılgısız tek istek buydu sanki özlemek, geçmişin yaşanmışlıklarının hatırına bir kısım düşünceleri özlemek, aslında o eskiye dönüş düşüncelerle ne kadar da hatırlamak istemesek de gizliden fışkıran düşüncelerdi asıl düşüncelerimize acı veren…
Beni sorma bugün sevgili, kışın ortasında ayazda bir gün ardındaki gecedeyim işte, hani sensizliği tarif ederdim ya, hani yalnızlıktan veya can sıkıntısından, bir de sen yokluğundaki ağrılarımdan bahsederdim ya, o anlattıklarım bir başka şeylermiş, bu gün sensizlik de olsa, biliyor musun canım üşüyor, bir de üstüne üslük gece puslu kara ve yağmur bir salınıyor gök yüzünden toprağa düşerken, hani o ses var ya, senin çok iyi bildiğin, yani ıslanırken öğrendiğin o ses gibi iste, ama bu sefer ben iki defa ıslanıyorum, işte su gökten toprağa düşerken çıkardığı sesle ben ıslanırken, bir de canım üşüyor o sesten, senin ıslandığını kendime sıçratmış gibi ıslanıyor işte yüreğim, böylece sen ve ben olduk iki ıslak beden…
İşte sevgili, puslu bir yağış ertesi İzmir ve sen çok iyi bilirsin bu ıslak akşamları ki, ama bilmediğin ne var biliyor musun, bu akşam benim canım üşüyor, üstelik bir kez de senin için ıslandıkça, bu sefer yüreğim üşüyor sevgili ve senin haberin yok bu akşam yağan yağmurdan…
Boş ver be can üzülme çok üşümüyorum sadece yüreğim senin ıslanışını hatırladıkça, çok sızlıyor… Islanıp üşümemi boş ver sen bilirsin ben seni hep ıslak
ıslak akşamlarda çok sevdim ya…
Önce yavaş kapatıyorsun gözlerini…
Sonra içine sindire sindire ciğerlerine havayı dolduruyorsun…
Sonra da hissettiğin acıyı parçalara bölerek, konularına ayırarak, bastırıyorsun yüreğinin derinine…
Tek cümlelik bir nefes bırakıyorsun dudaklarını sıktığın aralıktan…
Ve O nefesle birlikte “neden sevdim seni bu kadar” diyerek nefesini bölüyorsun…
“””İMKANSIZ HIRSLARIN PEŞİNDEN KOŞUP TÖKEZLENME BU””” diyorum...
“”HIRS VE ÖFKE İKİZ KARDEŞ DÜŞÜNCE ZİNCİRİNDE””” sabahı zor olan geceler de uzadıkça uzuyor kulvar... Koşu alanının sonu hiç görünmüyor...
sigara üstüne sigara patlatıyorum.. Ciğerlerim öfkeden, çok, çok yanıyor.
BİR KÖŞEDE ÖFKE BİR KÖŞEDE HIRS...NE TÜKENMEZ BİR BECERİSİZLİK BİR BAŞ EDİLEMİYOR.
Bir yanık kokusu giriyor genzime duygusallık dumanıyla.
DUYGUSAL BİR DÜŞ DÜŞÜNCENCESİ DÜŞÜYOR GÖZLERİMDEN YÜREĞİME,
Bazen gidenler sessiz olur ama onun gidişini gözleyen, içine içine ağlar…
Ne kadar çok dolaştım karanlıklarına gecenin…
Kimler çıkmadı ki karşıma, bir köşede kavga eden sevgililer, diğer köşede kadının gözünün içine içine konuşan adam, onu dinlerken dilini çene kemiğinine değdirerek adamın gözlerine bakarken kendini başka dünyanın efsununa kaptıran kadının aşkı, ardından bir kent bankının bir köşesine ilişmiş oturuşuyla başka bir kız sanki… Bu dünyaya ait değilmişçesine gözlerindeki yaşı silmezcesine elindeki peçeteyi ovuşturmak sanırım ona güç veriyordu.
Diğer bir elektrik direğine omzunu yaslamış genç bir adam elindeki telefonu sanki yutarcasına ağlamaklı seslerle bir şeyler anlatıyor tahmin ettiğim yeşil gözlü sevdiğine. Nereden mi anladım gözlerinin yeşil olduğunu, arada bir kurban olurum gözlerinin yeşiline derken durakladığım o ışık altında kendime sanki fren takmışçasına ağlamamak için sebep arıyordum…




-
Gülşen Öncel Bostancı
-
Fikri Küçükukur
-
Mustafa Yılmaz
Tüm Yorumlarçok çok güzeldi yine...
Duygular içten ve samimi,duygular yüreğin derinliklerinden süzülüp gelmiş ve özenle serpiştirilmiş mısralara..Beğeniyle okudum,kaleminizi kutluyorum..
m