Ardı ardına eklenen yaşam kesitim idi kendi düşlerime yabancı kaldığım.
Yaşam dünleri düşlenerek eksik kalan duygular hesaplanıyordu.
Oysa sevme sadece düş kurmak değildi sadece saygı duymakla yaşama dahil olup ömrü tüketme zamanlarında var olmaya çalışmaktı.
Islanmakla,
ıslatılma arasında sıkışıp kalan bir yürek,
yağmur,
öncesi ve sonrası
özlemlerin acısını hep yaşamamış mı?
Sürgün körfezin öbür yakasındaydı,
Bakışlar birleşsin diye çekilmekte.
Uzakta bir ışık aranmakta unutulmaz.
Bakışlar aranmakta koyu.
Artık bundan sonra kendi bezmişliğimi mi yazmam gerek. Yoksa sana olan öfke ve kırgınlıklarımı mı yazmalıydım?
Netice olan her ikisi de bedensel gizliliği olan öfke düşüncelerine çıkıyordu…
İçime düşen sıkıntı sebebi her ikisi de birbirinden farksız düşüncelerimdi…
Bunları az da olsa yumuşatma sebebim olmasa da neyi değiştirecekti?
Onun dönüşümünü mü özleyecektim veya ona ait tüm hislerimi mi yumuşatacaktım?
Her ikisi de imkânsızdı, artık, sadece yaşam isteğimi yükseltip, geçmişe dair düşüncelerimi perdelemem gerekiyordu şüphesiz…
Senin yoksun, olacağını da hiç düşlemedim, sadece senle kalabalıklaştığım zamanları özlemişim ki hissettiğim bu duygu düşürdü tüm öfkemi son deniz suyunun durduğu kıyılığına…
Zaman sevgili zamanı, çok şeyi alt üst etmiş, bir zamanlar gözlerine bakarken yorulduğum sen, şimdilere öfke çarpmasındaki yaşamımın içinde kalmamdır hayatımın zamanlarını dağıtan…
Sensizlik bir küskünlüktü yaşama, bir boyun eğmeydi düşüncelere, bir öfkeydi ıssızlaşmış düşlerle yaşamın son karelerine, unutmaktı sevgili sesini, bakınmaktı geçmiş yılların ardına, oysa en büyük öfkeydi sen varlığının çaresizliklerine ve küsmeydi geçen zamandaki zavallılaşmış düşüncelerimle sana olan öfkelerin limiti aşmasına…
Yolculuk zamanı geldiğinde herkes her zaman birbirine veda edemezdi…
Ama gerçek yaşamda nerede ve hangi şartlarla nefes alıyoruz?
Belki de yıllarımızın pişmanlığıydı "ben seni gerçekten sevdim" dediğimizdekinden sonraki yaşam...
Aslında zamandı sevdiğimizden ziyade gerçekleri yüzümüze savuran...
İçinde yaşadığımız anlardı savrulduğumuz yıllar sonrasında dahi sebebini bilemediğimiz...
Ama nefes almalar devam ettikçe bu yanılgılarımızda devam edecekti şüphesiz, sadece yüreğimizin unu kabullenip, yaşamın girdaplarında kaybolmaması gerekti bedenimizin...
Terk edilmesi arzu edilen korkulu düşler gibiydi arkada kalan yaşamdaki zaman…
Kim bilir sen kaçıncı uykundasın, tan şafağı sökmeye yüz tutmuşken, bense rüyadan rüyaya sanki çelik çomak oynarcasına atlayıp duruyorum…
Neyse sabahın tanında bitmek üzere olan rüya sonrasında belki bakışlarımız bir gün ışığı yememiş yıldızda birleşir…
Küçükayı yıldızı ile büyük ayı yıldızının kolları elbet o az sönük yıldızda birleşecektir…
Güneş tepeliklerden aşağıya salarken ışık demetlerini, geceden kalma ruhsal yorgunlukla kendime gülümsemem kıskanç bir sevinçle hissettim…
Onlar kendilerine bir masal yazdılar.
Onlar kendileri için bir masal yazdılar, orada gülmeyi, gülüp geçmeyi geçtikten sonra hayata tutunmayı yazdılar. Yazdıkça kendilerini anlatır oldular, sonra ağlamayı, ağlamanın şiddetini, uzaklara uzayacak sesleri, seslerin cümlelerini yazdılar, sonra özlemeyi öğrenip onunla yaşamın acılanmalarını, güçsüz kalıp geceler boyu ağlamaları, ağlamaların acılanmalar sonrası hasreti, hasretin binlerce çok acılı deşinmelerini yazdılar…
Yazdıkça gülmeyi unuttular, sevmenin hecelerini duramayasıya tekrarlayıp, acılı günlerin içinde karartıları ile gülmeyi unuttuklarını yazdılar.
Sonra yazdıklarını okuyup yaşamın sevinçlerini unuttuklarını, gülüp güldürmenin faziletini unutarak yaşamın bir hiçliğini yazdılar.
Belki benimdir, geçmişten gelen terlikler, dünya küçüktür seyyaha bakarsan, o gezer, o görür, o okur yazılmayanları, belki de hiç okuyan olamadı yazanları kim bilir ömrü ve gözleri yetmedi uzaklara bakmaya, zaman geldi sallandı kapı gıcırtıları ile zaman geldi bir cam kırığı toprağa battı, belki de bir gün bir terliksiz ayağa batacak, işte o zaman da sorulacak bu camı kim attı buraya diye, ardından Güneş yarım ışığını tepecek odaya kırık camları sekerek, ardından geçmiş çıkacak pat diye ansızın nerde bunların gözleri derken ve hak eden olacak yalnızlığı ile yalnızlık sonrası titremeleri, bir gün sahipsiz düşler karışacak anılarla yaşama, ve kimliği belirsizler çıkacak halay ederken geçmişten bu güne ve ardından küçük kız soracak bu güne değin nerelerde nefes aldınız diye cevap sadece okunamayan mezar taşlarında vardı oysa, geçmişe söz geçiremeyen...
Bir kapı, yamacında çengeli tutmaz bir dolap, bir yaşam, bir umut, yarınsızlık engel bir düşünce, uzaklar baş edilmez ağırlık ve gecenin sonu, tan uzaktan baka kalmış, içimde bir burukluk, bir yazgı ancak geçmişten gelen okuması gariplik, oysa yaşam yaşanmışlıklarla dolu ve sadece umut kapının önüne örtüsünü sermiş, ister uyu üzerinde ister bas geç sonsuzun ilk adımına, oysa yarın umutların çöktüğü sabahın tan beklentisinde, oysa yarın özlem yüklü dağlar bayıra serilmiş bir yarın avuçların ucunda sanki...
Sana doğru yürüyorum, bendeki her şey sana gidiyor, yaşam gidiyor, her şey gidiyor, ben de kalan tek şey düşler, düşler ötesi sen varlığını tetikleyen her anı, her düş karesi benle sana doğru gidiyor, belki de yaşam ve yaşama dahil çok şey senden yana ve benden sana doğru giden…
Zorluyorum yaşamı, zorlanıyorum yaşamda, kaç zamanın boşluğu bu olan, kaç düşünce öksüzü bu yaşamın son hali, birkaç cümle, birkaçı renk olmuş düşüncedeki sen varlığı ile…
.O karanlık odada, ışığı söndürerek, karartılan odada, seni daha çok severdim…
Çok sevmek ve çokluğun üstünde daha çok sevmek, duygu patlaması yaratırdı içimde… Sanki yılların kendi yalnızlığıma, küskünlüğümü o karartılmış odada duygularımı kontrol ederek, tekrar tekrar seni çok sevdiğimi düşünürdüm…
Ve hep haykırırdım bu ev, bu oda seni bana her daim çok sevdirirdi…
Aslında küçük bir odaydı…




-
Gülşen Öncel Bostancı
-
Fikri Küçükukur
-
Mustafa Yılmaz
Tüm Yorumlarçok çok güzeldi yine...
Duygular içten ve samimi,duygular yüreğin derinliklerinden süzülüp gelmiş ve özenle serpiştirilmiş mısralara..Beğeniyle okudum,kaleminizi kutluyorum..
m