Yorgunuz, sadece kendi kendimizi düşünerek çürütüyoruz birbirimizi…
Aslında yarını beklerken umutsuzluğun başladığı yerden, bir ertesi günü yakalarken korkuyoruz. Çünkü yarınsızlık aşıp geçmişti korkususzluk korkularımızı. Ve beklentisiz zamanların boşluğu çarpıyordu yüzümüze yüzümüze…
Oysa biz, yani ikimiz için yarınlar vardı umutlarımızda…
Bölüşemediğim yalnızlığımı günden geceye saklarken, sadece dünlerin hesabı kalmış yüreğimde.
Sadece bir pişmanlığın onda birini hesaplarken kaybolmuş zamanlarımın tüm üzüntüleri saklandı onda dokuzuyla…
Uzakların İçindeydi bedenimi aran zaman…
Şimdilerde düşlüyorduk geleceği, dünün düşlenen düşüncelerinin arkasına sığınan yarınlarda yaşanması istenen dünün gülüşleri, mutlulukları, el ele geçmiş dünkü sevdalılığın haz veren heyecanların, dünlerden kalmış hasretlerden çıkmak için var gücümüzle hayâl ettiğimiz mutlu yarınların an zamanlarını…
Aslında her an zamanlarına sığmış düşe düşmüş, eskide kalmış yaşamların yarınlara sarkmış heyecan verici istekleri bunlar…
Herkes herkesti ama “sen bende yaşamdaki heyecanımsın” dediğimiz anlarda, herkes değil, canda candı, düşüncede huzurdu, umutla yolculuk, hayâl dünyasında avuçlanan sevinçlerdi…
Seninle hayatımı sonlandırıncaya kadar, hayatına giriyorum…
Uzak bir ihtimâldi yalnızlığı terk edip çoğalmak. Ne çoğalanla olduk, ne de azalmaya devam edenle. Sadece geride kalan her şeyi özler olduk. Hecenın lâl sesinden, oh demenin huzurundan, sadece geleceği yaşamda özler olduk.
Bir de, bir de, sevdiğimizce, sevildiğimizi hissettiğimiz kişilerle merhabalaşmayı özler yaşıyoruz gayri...
Bir çukur da anılar için kazar mısın saki...
Kendine iyi baklarda
güle güle denmez
bilmez misin...
hasreti getirir ardından
bilmez misin,
Sabaha zor uzanmış bir gece sonu… Ve tanyerinin kızıl aydınlığının sarmalandığı uzak tepelerde yapraklara kar serpintileri tutunmuş, farklı bir beyazlık ve tan zamanı.
Uykusuz ve yorgun bir gece sonu… Somut olmayan ve kendi aralarında dalgalanan düşünce yığınları, öbek öbek sırasını beklercesine, bir resmin karesine ortak olmuş puslu görüntüler zamana ortak oluyor…
Ve ben her karenin düşünde dolaşırken, içimdeki acılanmaların sırası şaşmış sanki…
Birbirine üstünlük yarışındaki geçmişin unutulmaz anıları ve yaşanmışlıkların düş yorgunu hatırlanışları…
Şimşekler çakıyor anılarımın önünde,
hiç yaşanmamışlar dururken…
Anılar denizi sanki,
boğulduğum…
Çerçevelerle, duvarlara asılmış gibi,
Sen hep giderdin, sonra zaman geçince kendiliğinden hiç bir şey olmamış gibi dönerdin, sevinirdim ben, hem de çok sevinirdim, sevgi bu derdim, nazlıdır, naz yapar derdim, sonra bir daha gider bir defa daha gelirdin ben üzüntü ile sevinç arasında yaşardım o aralarda, zaman çok çabuk geçerdi bu zamanlarda, çünkü mutluluk, çünkü acı karışımı bir yaşamdı bunlar...
Sonra, yine gittin, uzun zaman oldu dönmedin, hep bekler kaldım, çoğu zaman gözyaşlarım karıştı sahipsiz mezar topraklarına, artık gelmez dedim, çünkü artık yaşamıyor dedim kendi kendime, yaşasaydı dönerdi dedim ve yüreğim hüzün, gözlerim yaştan hiç kurtulmadı, şimdilerde hâlâ beklesem de umutsuz ve de acıların içinde kıvranırken, sadece dudaklarımdan herkesin bildiği cümleler dökülmekte...
Hayat bu sevdiceğim, ben yaşam boyu çok sevmenin bulutlarında hep ıslak bakışlarla hep göz gezdirdim...
Aşk eskimez deniyordu…
Ve ben o sahipsiz mezar toprağında parmak uçlarımla toprağı her gidişimde deştiğim mezarda senin beden ısını parmak uçlarımdan, yüreğimde hissederken güne karışmış geceler boyu göz yaşlarımla oyalanırdım dudaklarım mırıldanırken, nihayet çaresizlikle baş başa iken, hep aklımdan güzel günlerin karelerini geçirmeye çalışırdım, sana bir şeyler söylerdim, senden birkaç haber almış gibi serinlerdi yüreğim, unuttuğum çok şey vardı geride kalan, mesela senin kusurlarından hiç bahsetmezdim, mesela ayrılık acılarından, hiç söz etmezdim, sana yeni doğan çocuklardan bahserderdim, sonra geçmişte yapamadığımız şeylerin önemsizliğinden söz ederdim, üzme kendini derdim üzme herşey olduğu kadardı aslında…
Kaç mevsim sürdü bu sürgün,
kaç gündür bu prangalı yaşam?
Ne günahı vardı aşkın sürgün olacak,
ve ne zaman son bulacak acı dolambacı?
Hangimizdik sürülen,
sen giderken sürgüne,
Sadece özlem düştü düşe...
Sevgilerimle..
Gecenin sonu ve ben sahil beldesindeki bir dinlence odasında denize bakan penceremde gecenin bitişini, martı seslerinin artmasını, tuz ve kum kokusu doluşan odamın derinindeki düşüncelerimle yalpalıyorum bir geçmişin köprüsünden ki görüntü düşüncemle bir de tuzlu suyun karaya vuruşundaki yüzümde beliren nemlerle sadece tek düşe kilitlendim…
Beklemek sabrederek beklemek ve özlem vuslat kavuşma anında akacak gözlerimdeki yaşlarla sadece tüylerimin diken diken oluşu ile sen adı ile ve sen düşüncesi ile irkilmek istiyorum…
Hayatımızı sürdürmek içindi verdiğimiz alın terleri, yıllarımızı hesapsızca harcarken acımasızlıklara, varmış yokmuş yaşam derken boş vermişlikle, sadece yorgun düşerdik yattığımız yere yüz üstü ayaz yemiş bedenimizle…
Hâlâ yorgun düşler peşinde koşuyoruz acıyan içimizdeki yaralarımızla, çoğu kez kabus düşlerimizde yağmalatırdık sancılarımızı aç yürekli acımasız yaşama, çoğu kez baş kaldırdığımız yüreğimizdeki kimsesizlikle verdiğimiz uğraşta, kayıplıklara atardık kendimizi sessizce can çekişmeye, sormadın, belki de son zamanlarda sormak istemedin yüreğimdeki acıların sebebini, kayıp bir düş yorgunuydum aslında sadece benliğinde kaybolmuş, acınası bir halde yaşamda koşuşturan.
Kimdin sen ki bu kadar kinle üstüme gelen, can alıcı bir uğraşın içinde olmanın sebebi neydi, kimeydi bu zulmün, kimeydi bu güç denemen, sahipsiz bir ruh haliyle dolanırken nedendi bu acımasızca gırtlağıma basman, nedendi bu çamur içinde bıraktığın bedenime kinin, hoyrat bir yaz sabahından başlayıp, yorgun kış gecelerinde sabahlayan uykusuz bedenime zulmünün sebebi neydi, neydi hayatı bana bu kadar zorlaştırıp bir köşeye çekilip karnını zevkle kaşıman…




-
Gülşen Öncel Bostancı
-
Fikri Küçükukur
-
Mustafa Yılmaz
Tüm Yorumlarçok çok güzeldi yine...
Duygular içten ve samimi,duygular yüreğin derinliklerinden süzülüp gelmiş ve özenle serpiştirilmiş mısralara..Beğeniyle okudum,kaleminizi kutluyorum..
m