Benim seni sevdiğimi kimse bilmesin diye, senin bana söylemek istediklerini kimse duymasın diye, sevgimizi, birbirimizi sevdiğimizi kimseler anlamasın diye, ben bütün yaşam kapılarını kapatırken, kendimi sadece yalnızlığımla hapsediyormuşum…
Seni sevdiğimi kimselere söylemeden çıldırasıya yalpalayarak dolanırken girdaplarda, yasaklı aşkların yazıldığı levhaların altında geçti uykusuzluklarım sürgünlerle…
Seni sevmekle, sensiz yaşamın arkasında aşılmaz bir köprü varmış…
Artık herkes benim yanımda senin gölgeni arar, herkes ben yalnızlığımdaki senin kalabalıklığına bakar…
Keşke daha çok sevip daha çok acılansaydım...1
Biz seninle hiç kimseyiz şimdilerde...
Koyu bir pazartesi, biraz kırılgan,
biraz kırık
veya
hiç kimsesiz gibi sessiz ve yalnızdı dolu yüreği…
Seni yazıyorum hiç üşenmeden, çocukluğundan sonrası bana kalanı yazıyorum…
Ağlamalarını, susmalarını, küsmelerini ve gözyaşlarını silerken ellerinin titremelerini, kısık ve kesik kesik seslerle içini içine çekişini yazıyorum…
En çok bana “adamım, koca adamım “deyişini, her zaman severek yazıyorum…
Kaç yıl ardı bu söyleşiler, bu düşünceler, senden sonra azaba dönüşmüş bu nefes almalarla yazmalar.?
Karanlık bir düş sonrası bu denizin kıpırtısındaki duraklamalarla kendi kendime yetmeye çalışarak kalem uçlarından dökülecek acılanmalara dayanarak…
Sokaklar, derin gölgeli, çoğu zaman isli veya sisli, kaygı verici, korkutucu ve yalnızlığın kaybolduğu karanlıklardaki yılgınlıklarla dolu sahipsizlik korkuları yaşatırken adımlardı insan göz kararmaları ile…
Çoğu zaman açık açık “sen benim gurbetimsin” diyordu iç sesiyle…
“Çoğu zaman sılam an gelir dikenimsin, etime batıp canımı sızlatan ama her zaman hasretimsin sen” derken, geçmişe dalıp giden gözlerinin diplerine hüzün doluşurdu…
“Sen benim sılamsın,” derken birkaç damla gözyaşı birikirdi gözlerinin kuytularında, buğulanan yüzünün derinliklerinde…
İnkâr edilemez bir sevgiydi bu, hilesiz, riyasız, kandırmacasız, abartısız, sadece sevginin köküne yapışmış bir bağımlılıktı bu, geçmişin duru sevgisine…
Ara sıra hatırladığım ne kadar çok olay veya yaşantım varmış geçmişimde…
Çoğunda teklik hislerimle kendimle çatışırken, birçoğunda da onu tanıdığım günlerden bu günlere sarkan yaşamımdaki düşmüşlüklerim varmış…
Ara ara, gün gün düşüyor aklımdan bana doğru… Bu yaşamımla ne kadar da çok kullanmışım zamanı… Sanki dünler daha yakın geliyor bana, gelecek zamanın uzunluğunda kayboldukça…
Aşkla mı düşündün...
Oysa yaşamak istediğimdi aşk, sanmak ne demekti, ömrümü adadığımdı aşk ve düşlerimin yangını, düşüncelerimin azabı oldu vaz geçmek bilmedim, uğruna ömrümü tüketirken, hâlâ o nefes ile nefes nefeseyim, yaşama ve de aşka...
Bilmiyorum sana kaç yıl oldu sevgili diyemediğim zaman?
Kaç zamanın gerisinde kaldı gözlerinle konuştuğum? Uzak uzun yıllar hep geride kalan, oysa yüzün, oysa gözlerinin mavisi, oysa sesinin tınısıydı maviye yüreğimin kaydığı zaman aşımı...
Hep bildim senin sesini, hep bildik geldi dudaklarının kıvrımı ve hep koşuşturduğum rüyalarımdaydı bel büküşünün rengi…
Buna özlem kayması diyorlar akıl için, buna çoğu zaman unutulur diyorlar, oysa bir tufan bu yıldan yıla şiddetini arttıran, oysa bir bekleyiş bu canımdan can koparan veya bir tutukluk diyorlar buna özleme dair ama yıllar hep aldı benden sana doğru bir şeyler ve duramayasıya akıl tutulması oldu yüreğimdeki zonklamalar…
Yorgunuz, sadece kendi kendimizi düşünerek çürütüyoruz birbirimizi…
Aslında yarını beklerken umutsuzluğun başladığı yerden, bir ertesi günü yakalarken korkuyoruz. Çünkü yarınsızlık aşıp geçmişti korkususzluk korkularımızı. Ve beklentisiz zamanların boşluğu çarpıyordu yüzümüze yüzümüze…
Oysa biz, yani ikimiz için yarınlar vardı umutlarımızda…
Bölüşemediğim yalnızlığımı günden geceye saklarken, sadece dünlerin hesabı kalmış yüreğimde.
Sadece bir pişmanlığın onda birini hesaplarken kaybolmuş zamanlarımın tüm üzüntüleri saklandı onda dokuzuyla…
Uzakların İçindeydi bedenimi aran zaman…
Şimdilerde düşlüyorduk geleceği, dünün düşlenen düşüncelerinin arkasına sığınan yarınlarda yaşanması istenen dünün gülüşleri, mutlulukları, el ele geçmiş dünkü sevdalılığın haz veren heyecanların, dünlerden kalmış hasretlerden çıkmak için var gücümüzle hayâl ettiğimiz mutlu yarınların an zamanlarını…
Aslında her an zamanlarına sığmış düşe düşmüş, eskide kalmış yaşamların yarınlara sarkmış heyecan verici istekleri bunlar…
Herkes herkesti ama “sen bende yaşamdaki heyecanımsın” dediğimiz anlarda, herkes değil, canda candı, düşüncede huzurdu, umutla yolculuk, hayâl dünyasında avuçlanan sevinçlerdi…
Seninle hayatımı sonlandırıncaya kadar, hayatına giriyorum…
Uzak bir ihtimâldi yalnızlığı terk edip çoğalmak. Ne çoğalanla olduk, ne de azalmaya devam edenle. Sadece geride kalan her şeyi özler olduk. Hecenın lâl sesinden, oh demenin huzurundan, sadece geleceği yaşamda özler olduk.
Bir de, bir de, sevdiğimizce, sevildiğimizi hissettiğimiz kişilerle merhabalaşmayı özler yaşıyoruz gayri...
Bir çukur da anılar için kazar mısın saki...
Kendine iyi baklarda
güle güle denmez
bilmez misin...
hasreti getirir ardından
bilmez misin,




-
Gülşen Öncel Bostancı
-
Fikri Küçükukur
-
Mustafa Yılmaz
Tüm Yorumlarçok çok güzeldi yine...
Duygular içten ve samimi,duygular yüreğin derinliklerinden süzülüp gelmiş ve özenle serpiştirilmiş mısralara..Beğeniyle okudum,kaleminizi kutluyorum..
m