Bir Gün Kesikliği...
Yine imkânsızlıkların ardında kalan o uzun ve darlık gecelerindeki uçuşan sen düşünceleri ile boğazlaşıyorum...
Kaç karanlık düşüncelerin tan şafağına uzayacak kâbuslu içsel düşünceler bunlar...
Beklentilerin ardında kalan düşünce karmaşaları bunlar...
Bir Gün Kesikliği...
Ben hayatın içinde şu anlarda son noktayım...
Virgüllerle ayırdığım yaşam kesitlerimde, hep sen varlığını her virgül sonrası yaşam kesitlerimi kalemimle resimledim...
Nedense sonları hep hüsranla biten düşüncelerdi... Bir kere varlığın perçinlenmiş beynime...
Sensiz yaşam kazanımın hep bir kulpu eksik, hep ateşi sönmüş küller, hep közü kaybolmuş korlardır kazan altında kalanlar...
Sönük olan ısı yalıtımları hep içime hapsolmuş... Oysa hoş günlerin şenlikleri vaat edilmişti bana...
Kendine doğru, kendi kendine düşüncelerinde yaptığın yolculuk bu…
Tüm imkansızlıkları kendi içinde barındıran çoğu zaman uzaklara veya uzaklardan yakınlara doğru uzattığın düşünce boyutlarını çoğu zaman karmaşa olmuş kargaşa olmuş bir vaziyette kendi içinde biriktiriyor insanı…
Çoğu zaman bu vazgeçişlere kendi kendine imkânsızlıklarım diyor insan…
Ulaşamadığın veya avuçlayamadığın tüm düşünce ve istekler, baş edemediğin iç sıkıntılar imkânsızlıkları oluyordu insanın…
Öylesine bir yaşam işte, sadece gizliden gülme isteği ile dolu, göstermelik tebessümlerle merhaba diyoruz güne, bir dost sesine adamışık nefes almalarımızı, buna da şükrediyoruz arada sırada bir merhaba diyenimiz var diye işte böylesine bir yaşamı körükler dururuz hayata inat gülmeye çalışıyoruz işte...
İçimde tek bir yangın olsa söndürmeye çalışayım, ama diğerleri sönemedikleri için hırçınlaşacak sanki, ama, duyulmaz bir ses ki tüm yanışların üst alevlerini köreltiyor, gizliden aşikara bir masal anlatırken...
Tüm bu geçmişe dönük düşünceler…
Şimdi içimde uzakların, uzaktakilerin düşünceleri kaynıyor, sahipsiz düşüncelerin iç seslere dönüşmesi bunlar…
Bu hayat benden gidiyor derken, aslında ruhsal değişkenliklerdeyim dediğinde, bir ömrün içinden nasıl çıkılır onu gördüm, bekledim, tüm esintilerin durmasını, senin durmanı, benim duraksamamı ve sonunda, hayatın çakıllarından çıkışı, sonsuz huzuru, ve de kendi içimde kayboluşu gördüm derken, bir resim tarif ediliyordu aslında ve resmin içindeki kurgu tarif ediliyordu aslında, belki de durulması gereken bir duraktı, bekleme reyonuydu tüm çaresizliği def edecek bakışları takınmak gerekiyordu, sonuç bir arayıştı belki de son demlenmeye uzayan bir yoldu belki de bu yaşamın, hayatın tam da kendisiydi aslında, dur durak bilmeyen bir yaşamın çırpınışlarıydı belki de bir arayış bir meydan okuyuştu aslında sen sesine karışan ben düşleriydi şüphesiz...
Gözkapağının, yarısına kadar da olsa kısa zamanda gizlediği gözlerin, uğruna bir hayat hediye edeceğim güzellikte sevdiğimdi...
Belki bu dünyada, belki de gelecek alemde muhakkak bir hesap günü olacak şüphesiz, her şeyin ardına saklanan ihanetler çıkacak ortaya, artık saklanacak bir söz, bir saklın kalmayacak, ki işte o andan sonra şüphesiz yüzün kararacak ki, anlayacaksın masumlara riya yapılamayacağını, gün şimdi senin, istediğin gibi ip atla, elbet bir gün sen de tökezleyeceksin, yıllarca beni tökezlettiğin gibi, şimdi harlat harlatabildiğince alevlerini, göreceksin ki oradaki alevler seninkinden çok büyük olacak ki sarmalanacaksın onlarla...
Bu sayfalara bu satırları akıtan kalem sahibi şu anda hangi satırı okumakta veya yazısının hangi satırında duraklayıp geçmişini, sis perdesinin hangi an zamanında duraklattı zihninden geçen binlerce cümleyi… Veya hangi anları göz uçları ile bu satırların arasına kesmeler koyuyor, paragraflar halinde…
Veya üçüncü bir okuyucu, yazıcı gibi mırıldanıyor cümleleri… Hayatlar, düşünceler her yazılışında, her tekrar okunuşunda eksikler patır patır dökülmez mi? Ruhsal bir yaklaşım bu, hangi yazı okunsa okuyan kendi kesitlerini ilâve eder zihinsel bir yapıyla satırların arasına kendi düşlerini…
Nerelerde hata yapıyorduk yazarken kalemin atladığı yaşamlarda. Özveri eksikliği mi, yoksa kelimelerin arasında kalmasını, istediğimiz gizemler mi tamamlıyordu kendimizi? Yoksa kıskançlık mı kalemin tutukluk yaptığı yerler? Kalemin kendine hasetiydi belki de kendine saklıyordu birçoğunu satır aralarında…
Akşam…
Sus;
hiç konuşma,
sadece gözlerimi dinle…
bak, bak hani derinlikleri denir ya gözlerin,
dinle,
hıçkırıyor gözlerim,
Vedadır bunun adı,
sessizdir,
güldürmez,
bir de ağlatamaz…
Sadece kulak diplerinden gelen uğultu,
Bademler çiçek döktü…
Kış…
Beyazla gri karışımı örtüsünü kaldırdı…
Bir bedel ödemesi bitti… Bedenle…
Kar geldi geçti…
Çünkü ben seni ömrüme eklemiştim…
Bu kaçıncı yıl sevdanın kulvarında yaşam savaşı vermeye çalıştığımız. Kaç gecen sabahı bu uykusuz gözlerimizi kumsalın dibindeki yosunlarla açışımız. Kaç defadır güneş ışıklarını salıyor yorgun bedenimizin omuzlarına. Hayatı zorladığımız kaç kez güneşin doğuşudur bu, defalarca şaşkın bakışlarla gözlerimizi yumduğumuz. Sana yazmaya başlayalı kaç acı yıl baharı kışa döndü ve ben kaç nefesimi sensiz aldım ey sevgili?
Kaç gecenin sabahına pişmanlıklarla uyandım ürkek bakışlarla. Seni sevmeye şartlanmış bedenimin bu kaçıncı eksiklenişi sensizlikle ve ben daha kaç nefesin peşinden koşacağım sensiz?




-
Gülşen Öncel Bostancı
-
Fikri Küçükukur
-
Mustafa Yılmaz
Tüm Yorumlarçok çok güzeldi yine...
Duygular içten ve samimi,duygular yüreğin derinliklerinden süzülüp gelmiş ve özenle serpiştirilmiş mısralara..Beğeniyle okudum,kaleminizi kutluyorum..
m