Nereye gitsem, nerede dursam, hareketimde her an, gözü kapalı başımı vurduğum bir duvarsın…
Bir duvarsın şimdi sevgili sen bana…
Bazen atlayıp geçmek istiyorum üstünden…
Bazen de gölgesine sinerek baş dönmelerime sebep olan güneşten korunuyorum…
Seni kendimle kıyasladım, sen ak güvercin bense hüzünle bulanmış bir yaşamda uçuşuyoruz...
Sen gideli sevgili, sen gideli kaç mevsim değişti, kaç yıldır, ne dondurucu soğuklar, ne kavurucu sıcaklar oldu, saymadım, içimde karlar birikti, içimde karalar birikti, seninle konuşmadığım çok az şey kaldı, sensizlikle duvarlara çarpa çarpa feryat edişlerimin hep sebebini aradım çaresizliklerimle…
Bana nelerini anlatmamıştın ki ne saklılarını söylemiştin ki kendimi sana, seni bana dert ortağı yaptıkça, kendini bana dert ortağı yapmıştın ki ne saklılarımız kalmıştı, ne de bilinmediklerimizi saklamıştık birbirimizden…
Çoğu zaman hayatı birbirimiz için zorlarken, ardımızda anılarla boğulacağımız zamanları bırakacağımızı nereden bilebilirdik ki?
Biz yaşadıklarımızla yaşayamadıklarımızı mukayese ediyoruz galiba, belki de boşluklarda savunmasız kalışımızın sebebi bu...
Konuşmak, insanın elde ettiği en büyük ödül…
Susmak, karanlık kuytularda gölgen ve ayak seslerin…
Uğultular arasındaki düşünce fırtınası beyinde suskunluk…
Kendi kendine konuşmak bütün sözlerin beyin hücrelerinde birbirine bulanması. SUSKUNLUK BİR KONUŞMA UĞRAŞ ÇAMURLUĞU, KULAKLARDA UĞULDAYAN sevgili sesine cevap verememe kahredişliği,
KARANLIKTA BİR SES BEKLENTİSİ, KULAKLARIN ÖZLEMİ…
Yaşam bu, sadece merak ettiklerimiz kalır geride ve sadece kaygı ve ürperti kalır geride hayal kırıklıklarından sonra, unutulacak ne varsa ki hepsi sıralanır an be an yine beyin kuytularında...
Aslında yaşarken sevebilirdik ama... Olmadı... Olamadı... Belki de hiç istenmemeliydi...
Belki de hiç yaşanmamalıydı hayatın o kısmına ait zamanlar... Şimdilerde pişmanlık gibi görünse de bu düşünceler, o zamanki an zamanlarının çokluğunda tarifi olamayacak kadar haz dolu yaşam kesitleriydi bir zaman dilimine kadar...
Sadece sevginin kutsal bağıydı yaşananları bir birine bağlayan zincirlenmenin sebepleri...
O doğrulardaydı ve orada kaldı…
Oralarda kalanları düşündü, yani doğru hareket eden insanları…
Ne kadar çok uğraş vermişti yıllar yıllar boyu doğruda kalıp, yanlışta dolanmamak için…
Düşler görmüştü hayâller kurmuştu, haklılığını önce kendine, sonra da sevdiğine kabul ettirecek ve ispat edecekti…
Verdiği sözler vardı doğrularda olup değer verdiğinden, değer görecekti…
Çocuklar vardı, yüzleri, elleri kirlenmiş,
ayak tabanları, topukları, parmak araları simsiyah,
oyunlar oynarlardı, yalın ayak,
ve top koştururlardı, bebek yaparlardı…
Her şeyi kendileri yapmaya çalışırlar,
satın alacak belki de gücü yoktu babaların.
İnsanın iç dünyasından kopup gelen,
yüreğinde patlayan bir fırtına, tufan,
kaç kişi vardır ki unutmak istediğimiz,
kaç kişi var ki, unutabildiğimiz?
Her unutmak için çırpındığımız o anda,
koskoca bir yanardağ olmadı mı 'O' isim?
Yaşarken ben çok büyüktü... Bu aşk denen kör bıçak...
Ve bir gün gıcırdatarak kendini biçti...
İki yürekte de...
Geriye sadece göyaşı bıraktı...
Kaçmaksa apayrı bir dip ve bu diplerde dolaşmaksa, sadece bir şaşkınlık, sadece bir çaresizlik, sadece ruhu sakinleştirmek için bir sebep…
Ne kadar çok sebepleri tüketmiştik oysa ne kadar çok sebeplerin çaresizliği ile dolaşmıştık diplerde, boşluklarda, dövüne dövüne…
Ne kadar çok gözyaşlarımızı saklamıştık gün gelip kendimizden, gün gelip birbirimizden, günler gelip birilerinden…
Ve derki...
Sen kaçaksın...
Ve der ki...
Ben kaçak kaçkını...
Hangi yoldu ki yolumuz....




-
Gülşen Öncel Bostancı
-
Fikri Küçükukur
-
Mustafa Yılmaz
Tüm Yorumlarçok çok güzeldi yine...
Duygular içten ve samimi,duygular yüreğin derinliklerinden süzülüp gelmiş ve özenle serpiştirilmiş mısralara..Beğeniyle okudum,kaleminizi kutluyorum..
m