O dipsiz kuyudur aşk…Sadece karanlığa bakmak, içinde yaşadığın karanlık seninmiş gibi karanlıkta yaşamayı yeğlemek…
Ne kadar düşünce girdabında dolanır insan. Koşmak istersin tökezlenirsin. Karanlığa doğru koşarsın var gücünle, sadece korkuları doldurursun içine. Koşup kurtulacağını zannedersin bu korkulardan bir anda bu korkular boşluğunda bulursun kendini.
Oysa ne kadar da çok insan yaşar karanlıklarda, onlar da korkarlar mı ki?
Yaşadığın yeri, şehrini ve aşkını terk edersin, karanlık çöken bir akşamın sonunda, atarsın kendini başka bir şehrin ışıltıları arasındaki kendi karanlığına…
Geriye doğru bakmayacağını ve bu aşk kâbusundan kurtulacağını zannederek o başka şehrin kuytularında bulursun gölgene bastığın kendini…
Körlenmiş duyguların boşluğunda beden geçmişin ağır bedellerini öderken kendini ayakta tutma çabasının içinde umarsız kalabilir mi hayata?
Örselenmiş iç dünyasının pencerelerini kapatabilir mi? Nefretin ve kinin acımasız yapılanmaları dururken yüreğinin inlerinde, hayatının neresindeki sevinçleri açığa çıkıp da alır götürür kişiyi çocuksu dünyasına?
Şimdi sakin bir tavırla veya boş vermişlikle geriye baktığımızda yüreğimizde iç yangınları çıkartan, kendimizi durduğumuz yerde hoplatan hangi olayları veya yaşanmışlıkları hatırlamayız?
Şimdi çok geç düşünmek için veya yaşanmışlıkları gözlemek için dediğimiz zaman artık kapıya gelip dayanmışsa suçlanacak hangi duygular kalmıştır bedenimizin kuytularında? En acısı suçlayacak birini bulmak istemeyip kendimize var gücümüzle vurduğumuzda yara bere içinde kalan vücudumuzu tuzlu su ile yıkamış gibi bir acıyla çaresiz bakışlarımızı dolandırmaz mıyız mazi denilen boşlukta…
Bir ateş çemberinde yüreğim;
döndükçe içinde, hep ateş duvarı...
Aşamadım, aşamayacağım da,
dön dur içinde, dönebildiğince.
Her defasında estikçe rüzgâr,
Eski defterlere eski sevdalar yapışmış…
Sayfa uçları kırık, altları çizilmiş ben cümleleri…
Kırık dökük bir yalnızlık…
Mürekkebi uçuşmuş satırlar, anılara kalmış cümleler, tarifler hep yalnızlığa dahil, hep kaçışlara, hep kayboluşlara hep de unutamamaya dahil cümleler isyan ediyor…
Yürek kırıklıkları ve hayâl bozuklukları…
Yokluğundaki hasretindi yıllardır öfkelerimi bastırtıp, içimi sızlatan...
Biraz kendime acılanma, birfaz da sana acıma ile geçen bir yaşamın uzun bir denemi bu, şimdiki sızlanmalarım...
Bir kızıl güneşti dağlardan düze sarkan, yılları eskitmiş bir yüzdü bu günlere ulaşan...
Bir şarkının tınısındaki sözlerle sesimi uzatıyorum sana doğru “beni bensiz sensizlikte bırakma, beni sensizlikle terbiye etme” dediğn günleri, sana hatırlatmanın bir faydası olmayacağını bilerek yazıyorum sana, senin cümlelerini kullanarak, hele “sensiz nefessizlikle boğulurum" deyişin, bu gün anlamını ne kadar da çok yitirmiş…
Gülüyorum... Gülüyorum... Güldüm nihayet kanasıya...
Çevreme baktım yaralayanlara, yaralananlara... Gülmek istedi canım yine gülemedim...
Canım yandı canı yananlarla... Acındım kendime, varlıkları ile yoklukları arasındaki farka baktım... Beyhude... Güldüm ama bu sefer buruk oldu içim... Kan kızılına boyandı içim, ağlayanlarla, ağlatanları düşündüm, gülümsedim yine sadece, yoklukların içindeki varlığımı düşündüm... Bastım kahkahayı bu sefer kendime acındım hem de...
Kahredici bir yakarış bu isteksizlik... Sadece bağımlılık bu geçmişe, kör bir arayış içindeki varlığıma canım yandı... Efsunlu bir büyü bu can yakan yakarışlar...
Zorlanıyor rüya ile gerçeğin yapışması,
özlemler umutsuzluklar kol kola...
Tan şafağına uzanıyordu gece,
darlıktan yokluğa bu yürüyüş…
Bir nefese muhtaçken aşkın peşinden koşamazdım...
Terk edilmiş aşklar kayıplıklarda bile bulunamazdı...
Her aşk kendi çemberinde dönerdi
ve
her aşk hakim olduğu çemberin merkezinde kalırdı...
Yılların ardındaki kovalamacalar bunlar, bir sen varlığı, bir ben gölgesi, hasretin sahipsizliğinde vurgun yemiş yürekle, içime düştü hasretin, ruhumdan düşmüyor varlığın, yılların ardında kalan sahipsizliğimle diş biliyorum geçmişime, unutmaya dahil, unutulmaya dair ne varsa hepsini hapsettim içime ki hâlâ çıkmıyorsun içimden... Gece kovalanmaları bunlar yalnızlığın hırıltılı sesiyle, kimsesizliğe kapı açmak için son dövünmeler bunlar, güneşin ışıklarında erimek için son bekleyişler bunlar, ay tutukluğu bu sabaha uzayan zamanlar ve sensiz bir akşamın yokluğunda dağılmalar bunlar...
Adını dahil ettik kayıplıklar beldelerime, adını dahil ettim yürek vurgunlarıma, adın dahil oldu son nefesimdeki adına, kimsesizliğimin hesabını sana yazarken kalem kırılması bunlar...
Bu son şans, bu son şans sallanışları, bu son şansın arda kalacakları, unutmakla, düşlemek arasındaki köprüdeyim sesin alt şelale sesi duyumsuz, doyumsuz. Ben sensiz de yaşamak için doğdum belki de sevgili, belki de sensiz ağlamak için doğdum sevgili ama omuzlarıma hasret düştü gayrı derman bitti sevgili...
Derman bitti sevgili, satın alabileceğim hiçbir şey yok artık bu evrende...
Karanlık gecelerin kesik nefeslerini hediye ettiler bize sıkıntılarla…
Uzun bir yolculuk sonu bu ciğerlerim ile nefes almalardaki göğüs dalgalanmaları. Sadece, içine hasreti daldırmış bir yaşamın kirpik dökmesi bu ağlayışlar.
Hayatımı sana uzattığım sevgili, yıllarım eskitemedi seni düşünmelerimi.
Söylesene sevgili, yarınlarda kim nasıl nefes alacak, bir söyle, bu özlem nasıl sonlanacak.




-
Gülşen Öncel Bostancı
-
Fikri Küçükukur
-
Mustafa Yılmaz
Tüm Yorumlarçok çok güzeldi yine...
Duygular içten ve samimi,duygular yüreğin derinliklerinden süzülüp gelmiş ve özenle serpiştirilmiş mısralara..Beğeniyle okudum,kaleminizi kutluyorum..
m