Bir pazar daha geçti…
Bir kurşun işler gibi işledin içime,
yaralarıma kabuk bağlatan
çaresiz sevmelerimi öğreten…
Kendimden gizli ağlıyorum kendime…
Bana bak…
Sana bak…
Bir de ikimize bak…
Ne hâle geldik…
Gidiyorum sanki kaçarcasına,
senden ve bu kentten.
Ardımda seni bırakıyorum anılarımla birlik,
dikiz aynasında yüzümü görüyorum, yaşlı gözlerimle.
Bir şarkı sarıyor kulaklarımı, örtünüyorum,
mırıldanıyorum senliyken haykırdığım sözleri.
Hiç kimse eline alıp okumayı bitirdiği kitabın konularındaki hayatı yaşayabileceğini tahmin bile edemezdi...
Nerede bir şarkı ismi duysam, senin hayatından bir kesit gelir aklıma...
Nerede yığın yığın bulut görsem gökyüzünde, senin hayatının tümünü düşünürüm...
Ne zaman beyaz beyaz yığınlaşmış bulutlar görsem gökyüzünde, senin mutluluklarını düşünürüm...
O bulutların siyahlaşmış zamanlarını görsem ki ikimizin çileleri gelir aklıma...
Sağanak bir yağmurda da yalnızlığı yaşarım...
Akşamın çöktüğü bir noktadaki an zamanı…
Yok saydığım onca anıların ardından beynimde zonklayan bir ışık, bir gölge, bir sessizlik, bir unutulmazlık işareti, sevgili…
Eski mendillerin köşesindeki yavruağzı ve maviye boyanmış iplerle, köşesi işlenmiş bir mendil gibi, eline aldıkça, aklına düştükçe,
kokularla, salılımlar gibi yüreğe düştükçe aranan sevgili…
Biz sevinçlerimizi ve de kaderlerimizi birbirimize gömerken, şimdilerde acılarımla baş başa gözyaşlarımı tek başa bir başa içime dolduruyorum...
Yalnızlığın veya çaresizliğin kuralı bu muydu, yoksa bilmediğim?
Zar kapılarının ardındaki yaşamımı tutsaklıktan kurtarmak için beden sızılarıma ve organ çökmelerime aldırmadan var gücümle geçmişin yüklerini hâlâ omuzluyorum...
Ben bilmez miyim gülmeleri,
Ölüme üç çeyrek varmış gibi, hislerin peşindeydi...
Karşısındaki dağın zirvesine dikmişti gözlerini... Kıvrıla kıvrıla sadece bir araç geçecek genişlikte bir yol uzuyordu, dağın zirvesine doğru...
Düşüncede zirveye limit tırmanışıydı bu ve sonra uzaklara, çok uzaklardaki bakışlara zirveden bakmak beklentisiz bir özlem gidermekti belki de...
Kaç yılların ardındaki uzak bakışları gözbebeklerinde hissetmek...
İnce bir kırık yaralanması bu sanki, bileği kırılmış ve yazamamış gibi hisler çöküyordu içine...
Hiç kimse vuramadı bana, senin vurabildiğin kadar…
Bir zindan kapısı bu, bir sürgün bu sonsuza, acılarla gözyaşına…
Kadere küskünlük bu çizdiğin yol…
Mutluluk, özlemlerimin avuç diplerinden akıyor.
gözlerimden dökülenlerle.
Ve sen, bahar yeli gibi sessizlikle bakıyorsun,
göz kapaklarımı oynatmalarıma.
SENİ SEVİYORUM DİYECEĞİNİ ZANNEDEREK KANIM DONUYOR.
UMMAN GİBİ BİR BEKLEYİŞ BU SESSİZLİK,
Zamandır tüm sızıların ardında kalan boşlukta...
Kimsesiz sanırız kendimizi bu anlarda, yalnızımsı sesler doluşur kulak diplerimizden beyin kuytularımıza, birileri vardır hep düşlediğimizde ama biri vardır ki hiç unutmadığımız ama o hiç bilmez unutamadığımızı işte o da buna değer miydi ki?
İşte sorun buradaydı değer miydi onun için bu kadar düş kurmaya değer miydi onu bu kadar düşünmeye. Oysa tek cevap vardı sanmıyorum demekti aslında kabullenemediğimiz...
Adressiz yaşamdı aslında nefeslerimizin bulunduğu mekânlar, yarınlar ise kayıplıklardı içimizdeki çöküntü, ortasını yok saydığımız bir yaşamdı arda kalan...
Ters bir zaman kesikliği bu, bir durgunluk, bir tutukluk, nefes almalarda zorlanma zamanı bu...




-
Gülşen Öncel Bostancı
-
Fikri Küçükukur
-
Mustafa Yılmaz
Tüm Yorumlarçok çok güzeldi yine...
Duygular içten ve samimi,duygular yüreğin derinliklerinden süzülüp gelmiş ve özenle serpiştirilmiş mısralara..Beğeniyle okudum,kaleminizi kutluyorum..
m