Akşamın ilk saatlerinde,
Güneşin batışını seyrederken,
Günün son uçuşlarını yapan,
Martıların sesleri ile irkilirsin.
Bazen el ele insanlar çıkar karşına,
Eskimiş bir yüz hediye ediyorum sana beni anlatacağın…
Çocukların için, kimsesizliğimden bahsetme onlara, anılarımdan, yüzümün parçalanmasından,
çatlayan yüz derilerimden, lâl olmuş dilimden, düşlerini kelimelere döken adamdan, bahsetme onlara…
Yalnızlığın uzun bir yol olduğunu, yalnızlığın şekersiz bir çay gibi acılaştığını, güneşin de karardığını,
koşuşmaların acemice beyhude olduğunu, adam gibi sevmeyi, kaypaklığın acı getirdiğini, sevmenin
Biz hasreti yazdık…
Hasretin bileşenlerinden beklemeyi yazdık…
Hasretin içindeki bekleme acılarını yazdık…
Acıların içindeki kavruluşları, hasrete tuz karıştırıp, basa basa içimizin kavruluşlarını yazdık…
Unutulmaz sevdalara karışan sevgideki durulaşmayı yazdık ve beklemenin ardındaki titreyişlerimizi yazdık…
Biz yalnızlaştıkça kendi dünyamızda, oturduğumuz koltuğa kıvrılarak, bir de başımızı omzumuza eğerek, kapılarını kapattığımız odada, garipsetecek bir müziğin eşliğinde, dalıp gideriz geçmişin hüzün seslerine. Ve sadece içimizde hissederiz geçmişin anılarını…
Sessiz ve ıssızlaştığımız anları tekrar tekrar yaşarız…
Biz umutsuzlukların arasından korkarak, irkilerek, ansızın gelecek darbelerin ardında yalpalayarak, tam da her şeyin bittiği anda umutsuzca umudu ararken, yalpalandığımız hayatı var gücümüzle tutmaya çalışan, belki de güçsüz insanlardan biriydik…
En çok beklenmeyenle karşılaştığımızda korkup saklanacağımızda örselenmiş düşüncelerimizle ayakta kalmaya kendimizi mahkûm hissedenlerdendik belki de…
Ayrıcalıklı bir gün… Bayram... Hem de kutsal…
Kendimi okuyorum bu gün… Hem de kendi kendime hesaplaşıyorum…
PİŞMAN ETTİM KENDİMİ KENDİME,
PİŞMAN ETTİLER BENİ BANA…
DUVARLAR BENİ YİYOR… YALNIZLIKTA…
Sadece yazmaya çalışıyorum…
Zor bir uğraş bu…
Canımdan can koparıyorum gibi…
Acemi kasaplar gibi sol kolumu kopararak…
Hâlâ bir çocuk, hâlâ bir çocuk gibi yaşıyorum içimde…
Binlerce sabun köpüğünden balonlarım var avuç içlerimden üflediğim…
Yuvarlak yuvarlak içi boş dairecikler uçuşuyor gözlerimin önünden.
Ve ben bir ohh çekiyorum bir anlık.
Baloncukların savruluşlarına bakıyorum, dağılıyorlar uçuşarak.
Ertelemeyi, ötelemeyi, ötelenmeyi öğreten yıllarımızın ardında kalanları...
İşi bitmiş düşlerin kırıntılarında yaşamayı, öğrendik…
Yetinmeyi, yetindikçe acınmayı, acınası bakışların içinde yaşamayı, öğrendik...
Eksik yaşadık hep ertelediğimiz umutlarımızdan kalanları...
İnanmışlığın kör düşüncelerini yaşadık, yaşadıkça vazgeçilmiş isteklerimizde boğulduk ve kızmamayı, sükuneti aramayı öğrendik...
Ezik düşlerin ardında kalan benlik...
Sadece tek şeyi barındırır, umuda bağlı olan sabır…
Buradaki düşler dediğimiz düşünceler ve umutlara karışmış rüyalardır aslında, bir bekleyiştir, aslında bir ar mücadelesidir, aslında yoklukla ruhsal savaştır, aslında rüzgâr kesiği bir yaşamdır, belki de sevmenin ardında kalan ezilmişlikle sadece barınmaktır hayata, belki de kısmaktır ruhsak darlıktan, uzun zamanlara dönmüş bir bekleyiştir aslında kimsesizliğin, sahipsizliğin ve de cesaretin, umudun son çırpınış son sesleridir bu sabır, sadece gülmek istemektir hayata, sadece gülmek istemektir canından kopan cana…
Kendime az önce defalarca sordum, "artık bir müddet yazmasam geberir miydim ki " diye, o riski göze alamadım, nefes almak gibi bir şey, en sevdiğinle konuşmamak gibi bir şey, ölmüşünle hasret gidermek gibi sanki o an nefes olmak, en önemlisi sevgili, senden ayrılış gibi bir şey, işte bunu göze hiç alamam, hiç alamadım ama yine de giden ben olmadım, yazmaktan da bırakan ben olmam, sen bırakmadıktan sonra, geberinceye kadar yazarım artık...
Hasretin kol gezdiği bu diyar pencereden bakışlarla... Puslu… Karanlık… Sessiz… Ve yutkunamayan gırtlak… Lâl bir dil… Umulmaz bir istek uçmak… Koşmak… Olabildiğince uzaklara… Bir çift buğulu göz arşınlıyor bedeni…
Güneşin doğduğu yeri… Ve kayıp mektuplar satır satır diziliyor buğusu üzerindeki pencere camlarına… Yoksun ey sevgili… Hasreti çaktın yüzüme… Hasreti mıhladın beynime… Umulmazı yaşattın ki ayrılık derler adına… Serçe sesleri ıslak gözyaşlarından yankılanıyor… Hayatın bilinmezlikleri raks ediyor gölgelerle… Nerdesin sevgi ıslak şarkılar kol geziyor sokaklarda bir beni al içine dinmeyesiye bir hasret bu kör şafakta…
Işıklar sönüyor tek tek karartılar kayboluyor, sabaha dek süren sürgün uykusuzluk başımı deliyor… Nerdesin sevgili, bak şafaklar sensiz bir hüzünde benle birlik, bırak bu nazı… Nerdesin sevgili unutulmuş bütün geçmiş karartıları, beni sensiz sokaklara düşürüyor bakışlarımla…




-
Gülşen Öncel Bostancı
-
Fikri Küçükukur
-
Mustafa Yılmaz
Tüm Yorumlarçok çok güzeldi yine...
Duygular içten ve samimi,duygular yüreğin derinliklerinden süzülüp gelmiş ve özenle serpiştirilmiş mısralara..Beğeniyle okudum,kaleminizi kutluyorum..
m