Ve yağmurlar yağar…
Ve yağmur ormanlarında dinmeyesiye yağmurlar yağar…
Ve giderler… …Ve kalırlar… …Ve kararır gün…
Ve …Sonsuzluğa bir kapı açılır…
Ocak 2004 kar yağıyor;
Her taraf beyazlıklara bürünmüş.
İhanetin sedef kakmalı kaması karlar altında,
Sadece kabzasının ucu açıkta.
Mor menekşelerin üzerindeki kar serpintileri,
Geceler senin gelinliğindi, korkusuzca örtündüğümüz…
Dalgaya karşı kürek çekimi bu boşuna yaşam gibi nefessiz kalış,
savaş böyle birşey işte omzumun düşüşüne sebep olan...
Aslında benlik savaşımıydı tüm bocaladığımız şaşkınlıklar, belki bir umuda, belki de bir yalnızlığa çıkardı bu düş ardı yakarışlar, ben seni kendim sanırken aslında ben sen olmuşum, farkındasızlıktı bunlar bir kıvılcım çakması gibi, belki de bir kâbustan uyanıştı haykırma zamanları, belki de umut ertesi bir istekti yalnızlaşmak, belki de bir ürpertinin ilk basamağı idi ama korkusuzluk korkusunu yenmiştim sadece geçmişin tül perdesini yakarken... Sense ben olma sevdasının dışına atmıştın kendini, yaklaşan sondu belki de bu çırpınışlar, ben bendim, aslında ben sendim ama ben sende hiç olmuşum ona da eyvallah...
Ölmekten beter bir günde pencere camlarındaki gölge oynayışlarını suratıma yapıştırmayı marifet mi saydın…
Karanlıkta top oynamayı oyun mu sandın ki karanlıklarda köşe kapmaca oynuyorsun, oynatıyorsun yüreğimi…
Hayatı bana zorlaştırman senin gücün mü… Güç denemesi miydi sevgi çaprazı… Zorlama benim bedenimi… Zorlama benim sevgideki yaşamımı… Tek bırakıp öksüzleştirme beni… Yalnızlaştırıp yalnız bırakarak…
Yetimleştirdin beni…
Çocuksu ağlamalara yönlendirdin beni…
Şimdi geçmişşin karşıma “ben senin için çok ağladım” diyorsun…
Gözlerime uzaklardaki hayalin düşüp yapışıyor...
Bir bilsen ne kadar canımı acıtıyor...
Öylesine ıraklar ki öylesine uzaklar ki nefessiz kalıp koşu bitiyor sana ulaşma çabasından...
Öyle ıraklardasın yağmur gibi omuzlarıma düşüyorsun, yalvarıyorum nefesler için bir nefeslik can istiyorum sana bir koşabilmek için...
Görgüsüz düşlerde dolanıyorum sensiz, nefessiz, umutsuz ve de kıvrandığım acılarla...
Hep içinde hasretleri barındırıyordu…
Hasret sevgiyi darmadağın etmişti…
Hangisi öndeydi, hangisiydi geride kalan?
İçinde taşıdığı bir kordu alevin közüydü sanki, iç çeperleri yanıyordu hasreti, sevgiyi içinde tutan yüreğin…
Bir başka türlü doğuyordu, bir başka şehirde güneş…
Zordu gidenin ardından bakmak...
Belki de biz hırslarımıza yenik düşmüştük...
Belki de bize pencerelerimizden salona doğru akan ışıklar yetmemişti, alışıktı gözlerimiz bol ışıklı mutluluklara, yetinemiyorduk belki de elimizde olan mutluluklarla...
Belki de çok şey istiyorduk hayattan, yetiklik duygularımızı kaybetmiştik, belki de...
Aslında yaşam o kadar zengindi ki biz avuçlamayı bilemedik, belki de avuçlarımızı birbirimizde tuttuğumuzda belki de aklımızda doyumsuz bir sevginin özlemi vardı...
Oysa sokaklar mutluluklarını kutlayan insanlarla doluydu, bizse belki hırslarımızın peşinde oldukça unuttuk mutluluklarımızla yetinmeyi...
Ve bugün yine cumartesi…
Senin sonun bitmiyor… Sonsun artık diyemiyorum… Sona ulaştın da hiç diyemiyorum… Sadece sonsuzluğum oldun diyorum…
Yılların ardında kalan bütün gizemlerini saklayan sen…
Yıkılmış hayatları düşündüm…
parçalanmış umutları,
dağılmış düşleri,
fululeşmiş söylemleri,
düşündüm…
Hepsi geride toz duman bir savruluşun ardında kalmış…
İzmir yazınızı bilmem kaçıncı defa okudum...
akşam yine elimdeydi çıktısı...
Mecburi bulvar çok düşündürdü beni... Ve haklısınız mecburi yolumuz sırça köşkümüzde yaşasak da… İçimizde duyarız orada var oluşumuzu…
Hasretlerimiz, hasretlilerimiz hep o bulvarda eskidi...
En terli olduğumuzda oraya dökündük terlerimizi, kızgınlıklarımızı... Sevinçlerimizi...




-
Gülşen Öncel Bostancı
-
Fikri Küçükukur
-
Mustafa Yılmaz
Tüm Yorumlarçok çok güzeldi yine...
Duygular içten ve samimi,duygular yüreğin derinliklerinden süzülüp gelmiş ve özenle serpiştirilmiş mısralara..Beğeniyle okudum,kaleminizi kutluyorum..
m