İçini sakladığı bir Truva Atıydı sanki, heykelimsi taş yığını bir sığınak…
Hayatının bütün temel taşlarıyla yalnızca kendinin ördüğü dört duvardan farklı sadece giriş kapısı olan bir lâbirent gibi sığınak…
Binlerce derdini, hırslarını, korkularını, beden titremelerini, kinlerini, öfkelerini, hayattan bezmişliğini, söyleyip istediği, yazmak istediği binlerce bu sığınağının cidarlarına haykırıyordu…
Bu hayatın benden alıp, sonra da veremedikleri neydi?
Evet… Gittim…
Senin dediğin gibi gittim…
Ama bir farkla…
Sen gittikten sonra...
Hani derler ya bir cümleyle…
Sevmesini bilemeden ölmeyi öğrendiler, diye yazıyordu tek kişilik mezar taşında...
Tek bir beyaz gül dikilmişti nemli toprağın üstüne. Boyu biraz uzamıştı gülün ve birkaç yıllık gibi görünmüyordu bile. Cılız ve de kurumak üzereydi belki de...
Birbirlerini tanıyamadan bile belki de gömüldü biri diğerinden önce...
Hayat dedim, hayat, hep en yakınındakine vurdurur kendini en önem verdiğine en değer verdiğine, en özleyeceğine ve kokusunu en çok özleyeceğine vurdurur en çok sevdiğine hırpalatır kendini...
Her düşüş bir yok oluştur kalanda…
Ansızın içinde oluşan cümlelere daldı bir anda adam…
Ve
Kötü insan kötünün yanına gider diye bir söz vardı…
Ben buna hiç inanmamıştım.
İnsan durudur…
İnsan özdür…
Diğer sıfatlardan hep uzak kalmıştır…
Bir sen gidiyor,
bir ben kalıyorum…
Bir çiçek,
lâle diyorum,
bir çiçek,
Sadece ruh raks etmek istiyordu karanlığın ardına sinen düşüncelerle, geceydi dilsiz, sisti dağılmak istemeyen, nemdi tene yapışan terlere karışarak, en koyusu hasretti huzura, sevdanın yelpazesi ile...
Nefesti aslında özlemlerin ardına sığınan istek, bakıştı aslında kendilerine yasaklanmış cümlelerle mırıldanacak, terk edilmiş beldelerin öksüz kuzu ağlamalarıydı çavlanda terk edemedikleri, yalvarmaları sessizliği bozacaktı belki de ama gerçek sevginin merdivenlerinde oyalanmaktı belki de...
Bir tek bakış eksikti geceyi delecek, ardından gecenin sisini dağıtacak, gecenin nemine eyvallah diyecek, bir gerçek vardı aslında sevda ipini koparmış derya yolcusuydu bitmeyesiye düşlerle...
Hayatın dar çerçeveleri bunlar ki bakışın ardına sinen, huzur olurdu çoğu zaman, çoğu zaman da acının kapısı aralanırdı ters duruşta, bir söz bir resimdi aslında sahneye konan ki o da darmadağın etti cümleleri ve de düşünceleri...
Kimsesizliğe bulaşmış koyu ve karanlık düşünceleri benliğine soktuğu ıssız bir geceydi…
Güvercin seslerinin kaybolduğu, kurbağa seslerinin hakim olmaya çalıştığı bir ıssızlık yaklaşımıydı…
Her şeyin ansızın bittiği, birçok şeyin başlaması an meselesi olan zamanlara, ilk adımlar atılıyordu…
Avuçlarını kokladı…
Güçlülük duyguları beynimde dolaştıkça, sarhoş düşüncelerle kayboluyordu acizlik bakışlarında...
Her şeyin bir öncesi olduğu gibi, sonraları da oluyordu...
Çoğu zaman, beklenmeyenler, sonraları olanlardı ki şaşkınlık ve acizlik yaratan...
Özenle ve özlemle başlayan sevgi, sonraları kusmalara ulaştıkça, kırk duvar üstüne yıkılırcasına hayıflanmalar çıkıyordu ortaya...
Kurban olunacak sevgi var mıydı veya hayatını ve tüm geleceğini bağlayarak adanmış sevgi var mıydı?
Artık yarınlar yoktu yaşamımda…
Kirli paslı bir geçmiş örtmüştü peşi sıra gelen yaşamımı…
Hep gölgeler, hep karanlıklar sarmıştı yarınlar dediğim günleri…
Geçmişimin hangi karesinden vazgeçip geleceğime bir sütunluk ışık açabileyim…
Kör bir dövüş bu yarınlara dünden kalan… Bir tekinden vazgeçememe hakkım olmayan bolluk çileleri bunlar… Bir hak araması değil bu yarınlar için…




-
Gülşen Öncel Bostancı
-
Fikri Küçükukur
-
Mustafa Yılmaz
Tüm Yorumlarçok çok güzeldi yine...
Duygular içten ve samimi,duygular yüreğin derinliklerinden süzülüp gelmiş ve özenle serpiştirilmiş mısralara..Beğeniyle okudum,kaleminizi kutluyorum..
m