İpsala sınır kapısına geldiğimizde saat 24.00 sıralarıydı. İlk defa gümrük kapısından geçeceğiz ve heyecanlıyız. Türk sınırında fazla oyalanmadık. Çıkış kolaydı. Yeni bir ülkeye girme heyecanı bizleri sarmıştı. Nasıl aranacağız, nasıl taranacağız? Otobüsümüz durdu. Bizim önümüzde bir otobüs var. 15-20 dakika sonra tur sorumlusu arkadaşlar geldi, ‘’Herkes pasaportlarını eline alsın resimli sayfayı açsın ve sıraya girsin’’ dedi. Denileni yaptık. Sıramız geldiğinde gişenin önünde pasaportumuzu uzatıp bekledik. İçerdeki görevli bir şeyler yaptı, pasaportu bir ışıklı ekrana bastırıp, önümüzde duran ekrana sağ işaret ve orta parmağımızın uzatmamızı söyledi. Yani yeniden parmak izlerimiz alındı (mı) yoksa pasaporttaki parmak izleri ile çakışıp çakışmadığına mı baktı bilemiyoruz. Bu arada yeşil ve mor pasaportlar arasında bir de siyah kaplı bir pasoport vardı. İlk defa gördük. Hiç siyah kaplı pasaport da olduğunu duymamıştık. Bir saatlik bir işlemden sonra otobüsümüze bindik. Yola devam…
Sabah saat 8.00’de kahvaltı ve ondan sonra rehberimiz bizi Kavalada gezdirecek oradan da Selaniğe geçeceğiz.
Bu arada bizde yedi saatlik yol yorgunluğu, yarı uykulu yarı uyanık yola devam ederken biraz pasaportlar üzerine konuşalım. Yeşil pasaport ve kahverengi veya mor pasapor arasındaki ayrımı yaşayarak öğreniyoruz. Hayatımızda renklerin önemi büyük. Renkler arasında ne fark var demeyin…
Yeşil pasaporlarda vize yok. Vize masrafı, mor pasaportlarda kişi başı 200TL civarında. Bu kadar da değil, hesapta asgari altı bin liran olacak. O da yetmedi, tapu isteniyor. Nelerine lazımmış diye düşündük. Meğer insanları ülkelerine bağlayan zincirlermiş onlar. Yani kürkçü dükkanı. Dönüp dolaşıp geleceğimiz yer olmazsa onların başına dert olacakmışız… Dünyanın bir parçasını işgal edenler başka insanlara yaşam hakkı tanımıyor orada. Yeşil pasaportlar kalamaz mı? Neden onlara sorulmuyor bunlar? Doğal olarak akla gelen sorular? Memurlar doğal olarak devletin bir parçası gibi görülüyor anlaşılan… Devlet memurları gittikleri yerlerde kalırsa devleti ele geçirmiş olacaklar sanki, hiç değilse bir parçasını, onun için töleranslı davranıyorlar… Tabi burası şaka, anlam veremediğimiz için kişisel yorumlarda şaka hakkımızı kullanıyoruz.
Otobüsümüz yola devam ediyor, güneş ufuktan yükseliyor, yeşil topraklar üzerinden sis tabakası yavaş yavaş dağılıyor. Yeşillikler arasında siyah lekeler var, yaklaştıkça görüyoruz ki, güneş enerjisi elde edilen petekler. Düzlükte, yani tarım alanlarında yerleşim yeri yok. Yerleşim yerleri dağ eteklerinde… Dağlarda kayalık diye bir şeye raslamadık. Yemyeşil ağaçlarla kaplı her taraf… ‘Karadeniz Bölgesi’ni andırıyor. Üç katın üstünde bina yok. Ekili alanlar fıskıye ile sulanıyor… Ekili alan dışında bir bölgese davar sürüsü… Yani tarım ve hayvancılığın öne çıktığı bir bölgeden geçiyoruz. Biraz sonra bize katılacak olan rehberimizden öğreneceğiz daha fazlasını…
Video 25 eklenecek. 26 rehberin mazereti anlatması ve bizi karşılaması
Kavala’da göze ilk çarpan surlar ve su kemerleri. Sanki yeni yapılmış gibi pırıl pırıl… Her gördüğümüz yer sanki Türkiye’nin bir parçası gibi… Kavala’da arkadaşlarımızın bir kısmı ‘’Aaaa Çeşme’ye benziyor’’, bir kısmı da ‘’Aaaa aynı Foça’ya benziyor’’ demekten kendilerini alamadılar. Önemi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın doğum yeri olması ve Osmanlı döneminde su kemerlerinin yapılması. Rehberimizin anlatımına göre Kavala ismi taşımacılıktan gelen bir isimmiş… 1382 ve 1912’ye kadar Osmanlı yönetiminde kalmış… Kavalalı Mehmet Ali Paşa Kavala’da doğmuş, ancak daha sonra Osmanlı’nın Mısır Valisi olarak atanmış. Belli bir sure sonra da Osmanlı’ya kafası kızmış isyan etmiş, Kavala’yı Osmanlı’dan geri almış. Bu nedenle Yunanistan’da çok sevilen biri.
Kavala’ya yakınlarında bir köy ve bir göl var, büyükçe bir göl, rehberimiz içinde 32 çeşit balık yetiştiğini söylüyor. (Köyün ismini gürültüden anlayamadım. Yeni bir bölge görmek için turistik geziye çıktığımız halde, turdaki arkadaşlarımız ellerindeli akıllı telefonlardan gözlerini ayıramadı. Çektikleri resimleri paylaştılar, paylaşımlara yapılan yorumları birbirlerine anlatırken ve gösterirken yaptıkları gürültüden rehberin anlattıkları o gürültü arasında boğulup gitti. Kameradan çözebilirim diye düşündüm ama alınan videolardan da anlaşılmıyor.) Tarım ve Balıkçılıkla geçinen bir şehir. 15 şarap fabrikası varmış… Kurabiyesi meşhurmuş…
Kavala’da bir saatlik bir molada deniz kenarında ve merkezi alanlarda dolaştıktan sonra otobüsümüz Selanik’e doğru yola koyuldu.
Yine bayram günü Karadeniz turuna çıkan arkadaşımız fesbook’ta gezi noktalarını paylaşırken sabah Sinop’tan, akşam Samsun’dan paylaşımlar yapınca, ‘’uçakla mı seyahat ediyorsun aradaki şehirleri uçaktan mı gördün’’ diye dalga geçiyorduk. Şimdi kimse bizimle dalga geçmesin diye gezi hızımızı fazla belli etmemeye çalışacağım. Gezimizde namaz kılar gibi camileri ve kiliseleri ziyaret ettikten sonra, diğer zamanlarımız otobüste geçiyor… Sıkışınca tuvalet molası bile vesikaya bağlı…
Selanikteki ilk durağımız Mustafa Kemal’in doğduğu ev oldu. Orada mumyadan yapılmış heykellerini gördük.
Daha sonra Kaleye çıktık. Kaleye çıkarken otobüsten doğru gördüğümüz kilsenin Aziz Pavlos Kilisesi olduğunu söyledi rehberimiz. Yani, savaş sırasında Türk askerlerini saklayan kilise…
Tanrı insan için kendi okudu ilk duayı
‘’Öyle bir hastalığa yakalan ki bulaşıcı olsun’’
Ve tuttu Tanrı’ın duası
Zorlanmadan ahlaksızlığı yarattı
Ahlaksızlık olmasa, pirim yapar mı ahlak dersi?
Sınava çekilenler için ahlak da şarttı
Ezenler ve ezilenler arasındaki ilk kavga Spartaküs ayaklanmasıdır… Ama onun sosyalist bir öze sahip olduğuna dair bir bilgi yok…
Sosyalist ayaklanma olarak,
Birincisi
Bergama’da gerçekleşiyor… Ama uzun sürmüyor… Bununla ilgili fazla bilgi bulamadım. Yanılmıyorsam, M.Ö dönemlerde olduğu aklımda kalmış…
İkincisi
Selanik’te Zilotisçiler’in ayaklanması (1340)
En modern makineler yönetir bizi
Sayılara dökeriz bütün isteklerimizi
Vicdan denilen şeyin tuşu nerede ki?
Tıklama rekoru kırıp alsak önceliği…
Sayılar ne kadar kurtarır demokrasiyi?
Hepimiz birer çocuğuz beyler
Direniyoruz, söz veriyoruz kendimize
Çocukluğumuzdan vazgeçmeyeceğiz
Tehlikeli oyunları sever bebeler
Her diktatör bir Walt-Disney
Şablona uymayanı bit gibi ezerler
Ayrılık olmasaydı, aşka inanmazdım
Aşık oluyorum değişen evrenin ruhu
Ölüm olmasaydı, hayata sarılmazdım
Hayatı sevince sıkıntılar biberi ve tuzu.
Daha güçlü olmak için çırpınışlarım.
Benim yükseklerde bayrağım,
Onurlu ve gururlu sancağım.
Sen göklerde dalgalanırken,
Neler, neler dönüyor altında.
Dalgalandıkça büyük parçan,
Kosmos’un büyüklüğü (boyutları) için sn. de 300 bin km.hızla giden ışık hızını kullanırız. Işık yerküremizin çevresini sn’de 7 kez dolanır. Bu yüzden diyorum ki, yerküremiz Güneş’ten 8 ışık dakikası uzaktadır. Işığın bir yılda aldığı mesafeye de ışık yılı denir. Bir yılda ışık uzayda 10 tirilyon km. yol (asfaltlanmamış) kat eder.
Kosmos’ta bulunsak, bir gezegene rastlama olasılığımız 10 milyar tirilyonun tirilyonunda biridir.
Velhasıl kelam insan, Kozmik takvimin ancak son bir dakikasında, yani son otuz bin yılında kendine hatırı sayılır bir yer bulabiliyor. Resim çizmeye, taklit etmeye başlıyor…
Bu koskoca Kosmos’da bazılarına göre, sadece Türk-İslam sentezine inananlar için yaratılmış… Diğer canlılar bu insanların haklarına tecavüz ediyor…
‘’EGO’’m bütün bu bilgileri kendime aitmiş gibi yazmama sebep oldu… Eğer yalan varsa; Sera Yiğitler bilim adamlarının yalancısı, Pisikeard Sera Yiğitler’in yalancısı, ben de pisikeardın yalancısıyım.
İnsan bunları duyunca ister istemez ‘’İnsan mı tanrıyı yarattı Tanrı mı insanı yarattı? ’’ diye soru sormaya başlıyor kendi kendine…
Hepiniz bilirsiniz ‘’insan kendini beğenmezse çatlar’’ sözünü. Ama biliyor musunuz? İnsan kendisini bu kadar çok beğenince de sürünüyor. Demek ki insan çatlayıp gitmek yerine, sürünerek yaşamayı tercih ediyor. Bu söz çok küçük bir azınlık için geçerli değil tabi, biz genel çoğunluk adına yazıyoruz.
Aklımızı o kadar çok beğeniyoruz ki, her çabamız başkaları üzerinde güç sahibi olmak için. Ama bu arzu ile şehvetle kıvranırken, başkaları bizim üzerimizde güç sahibi oluveriyor. Bunu üst benliğimiz kabul etmese bile, alt benliğimizin isteklerine boyun eğerek kabulleniyoruz.
Her kimki bize bir başkasının kölesi olduğumuzu söylerse, hemen tepki gösterip itiraz ederiz. Bunu kanıtlamak için de üzerinde baskı kurabileceğimiz zayıf insanlar bulur, onunla tatmin olmaya çalışırız.
Oysa insanın kendi üstünde güç sahibi olması, kendini denetlemesi, işte özgürlük burada aranmalıdır.
İnsan kendisine güvenmedimi, mutlaka güvenebileceği birini arar. Başkası üzerinde baskı kurmak isteyen, kendisi, başkalarının baskısından kurtulamaz. Onun kafasında bu meşru bir hak olmuştur. Çünkü... Hak olarak gördüğü bir şeye karşı baş kaldıramaz.
İnsanın kendisini beğenmesi, aynı zamanda kendisini başkalarından üstün görmesi demektir. Bu da, kendi çıkarlarını başkasının çıkarlarından üstün görmeyi beraberinde getirir.




-
Hasan Ateş
Tüm YorumlarSevdiğimiz bir abimiz kendisi. Bir grupta yayınladığı şiiriyle tanıdım kendisini. Mizahı kullanır şiirlerinde, bununla birlikte duygusal şiirleri de yok değildir. Popüler şiirleri de var, güzel tabi. Ayriyeten grup da kurdu sağolsun, ne de olsa mizah seviyoruz.