Derin devleti var beynimizin de
İktidar bizde görünse bile,
Büyük ölçüde yular onun elinde
Biz kaportayız dış cephede.
Dışardan bakınca diğer meslekler daha kolay geliyor.
İşi olan işini beceremeyince, yeni başka iş kuruyor...
Neden hep başkasının malında ve işinde gözümüz?
En çok uçak bizim başkanın emrinde
En çok helikopter bizim başkanın emrinde,
En çok otomobil bizim başkanın emrinde,
En çok polis bizim başkanın emrinde,
En çok hakim bizim başkanın emrinde,
En çok vekil bizim başkanın emrinde,
Faşizde;
Acılar bize ganimetler onlara
Hamallık bize, yükümüz onlara
Açlık bize, müsrüflük onlara,
bizim kanımızdan oluşunca denizler de
onlar yüzerler güle eğlene...
Ha gayret reyis, ha gayret!
Saray kendi gölgesinden korkuyor
Gölgelere ne kurşun, ne pala işliyor
Onun için ki saray,
Okullarda veya bazı eğlencelerde ‘’ip çekme yarışı’’ vardır. Hemen hemen herkes bilir. Kimi ipe cani gönülden sarılır, kimi de kıçını sıkmaz asılıyormuş gibi davranır. ‘’Başkaları zorlansın onlar kazanınca zaten bende kazanmış olacağım.’’ Diye düşünür. Hatta canı gönülden asılanların sesi çıkmazken asılıyormuş gibi yapanların hırıltısı diğerlerini duygulandırır bile… Ama sonuçta asılıyormuş gibi görünenler, sayısal olarak ne kadar çok olsalar bile, asılıyormuş gibi görünenlerin sayısı da çok olunca azınlık ‘’ip çekme yarışı’’nı kazanır. Çoğunluk kaybeder… Kim ipin ucunu bırakırsa yuvarlanıp gider…
İşte hayat da bu ‘’ip çekme yarışı’’na benziyor. ‘’Hayat mücadeleden ibaret’’ sözü çok doğru mücadele etmeyen, yani hayat ipine asılmayan yuvarlanıp gidiyor. Kendi avuçlarında ip izine razı olmayanlar, diğer yoldaşlarını aldatanlar, hem kendilerini ve hem de aynı mücadelenin parçası olanları süründürür. Mücadele edenlerin mücadelesi de mükafattan cezaya dönüşür. Acısını kendi kuşağı çektiği gibi kendisinden sonra gelen kuşaklar da çeker. Sendikalarda, partilerde, derneklerde, tüm sivil toplum örgütlenmelerinde böyle uyanıklar olduğundan, hep kaybeden taraf olduk. Hesaplar hep günübirlik çıkarlar üzerine kurulduğundan, doksan yıllık süreçte, en zengin %20 ile en fakir %20 arasındaki fark 1920’lerde 8-10 kat ile başlayarak, her 10 yılda bir istikrarlı olarak artmış ve bu gün en zengin %20 ile en fakir %20 arasındaki fark yaklaşık 150 kata kadar çıkmıştır.
Şimdi kim zararlı çıktı? Kim kimi kandırdı? Mücadeleden kaçanlar, ‘’Başkaları mücadele etsin, kazanırlarsa nasıl olsa biz de faydalanırız’’ diyenler, insan gibi yaşayabiliyorlar mı? Pazara çıkarlar yüzleri asık, otobüste ayakta kalırlar yüzleri asık. Gençler yer vermiyor diye homurdanırlar. Gençleri suçlarlar. Siz zamanında mücadele etseydiniz bu duruma düşmezdiniz. Bu günün gençleri de yarın aynı duruma düşecekler. Çünkü onlar da mücadeleye uzak durmayı marifet sanıyorlar.
Geçmişte yapılan hatalarımızdan ders alıp öz eleştirimizi yapalım. Kayıplarımızın kendi hatalarımızdan kaynaklandığını kabul edelim. Yanlıştan dönmenin tek yolu, aynı yanlışları tekrarlamamak… Onun için de hayatta hiç durmadan devam eden mücadelede kendimize düşen sorumluluklardan kaçmamak…
Önümüzde mahalli seçimler var. Azınlık taraf, baskı, hile ve türlü oyunlarla seçimi kazanmaya çalışıyor. Sayısal çoğunluğu oluşturan biz ezilenler, horlananlar, yok sayılanlar birlik olamıyoruz. Ezilenlerin çoğunluğu mücadeledeki sorumluluklarından kurtulmak için çeşitli mazeretlere sarılıyorlar. Oysa hep bir olabilsek hiç zorlanmadan insan gibi yaşamanın önünü açabiliriz. Egemenlerin oyunlarına alet olduğumuzda herkes kendi günlük çıkarları için, geleceğini tehlikeye atmakta… Hani görevden atılanların akıbetine uğramak istemediği için susan akademisyenler, memurlar, bürokratlar, işçiler geleceğinizin garantisi var mı? Atılanların başı dik. Ya sizlerin?
''Bir hayvan kendini savunabileceğine inanmadığı andan itibaren yok olur. Doğada da tarihte de bu böyledir.'' Çoğunluk kahvelerde oyun oynarken, ‘’Lan bu kadar zam geldi kimsenin kılı kıpırdamıyor.’’ Diyebiliyor. Bizim koruyucu fedailerimiz, eğitimli müfrezemiz mi var bunun için? Sen kıpırdamazsan başkaları ne diye kıpırdayacak? Biz olamamanın, hep ‘’BEN’’ olmanın dışa vurumu…
''Bir hayvan kendini savunabileceğine inanmadığı andan itibaren yok olur. Doğada da tarihte de bu böyledir.'' Çoğunluk kahvelerde oyun oynarken, ‘’Lan bu kadar zam geldi kimsenin kılı kıpırdamıyor.’’ Diyebiliyor. Bizim koruyucu fedailerimiz, eğitimli müfrezemiz mi var bunun için? Sen kıpırdamazsan başkaları ne diye kıpırdayacak? Biz olamamanın, hep ‘’BEN’’ olmanın dışa vurumu…
Ayakkabı kutusu olmasa ayakkabı olmaz, ayakkabı olmasa ayak olmaz, ayak olmasa gövde olmaz, gövde olmayınca adam olmaz... Yani adam gibi adam olmak için, ayakkabı kutusu önemlidir. Kafayı sormayın. Sorular orucu bozar cennete gidemezsiniz.
Her şey bizim iyiliğimiz için! Daha süt dişlerimiz ağzımızda iken başla bizim için yapılan iyilikler. Suratımıza ya da kıçımıza inen şaplakla… Anne değil mi iyiliğimizi düşünür. Sevgiyle başlanır kötülüklere… İyiliğimiz için dövülürüz. İyiliğimiz için bizi okula verirler verirken de ‘’Eti senin kemiği benim’’ derler. Sadist öğretmenlerin ağzı sulanır. İyiliğimiz için anneler ayırmak istemez bizleri okula göndermezler sevgilerinden. El bebek gül bebek büyütürler, ayakları üstünde duramaz çoğu büyüyen bebeler. ‘’Çocuk bir bahçedir, bahçeye ne ekersen onu biçersin, sevgi ver sevgi biç, şiddet ver şiddet biç, tembelleştir, ömür boyu yük al sırtına’’ ne anlar ki psikoloji eğitimden? Sıvar kolları öğretmen… Eker özgürle kendi öğrendiklerini, kendine öğretileni. Eğitim kimin için, kim tarafından verilir?
Biraz kendimize gelince sünnet ettirirler. Gelenek ve görenekler, ya da dini bir görev, öyle öğretilmiş, öyle bilinir ritüeller. Söylenmez, söylenmediği için de bilinmez ardındaki gerçekler. İyiliğimiz için derler, sağlıklıdır derler, ama, asla ‘’enerji boşa gitmesin işgücüne gitsin, daha çok üretim yapabilsin, kime hizmet ediyorsa o daha çok zenginleşsin…’’ demezler. Ağanın, beyin, paşanın daha huzurlu yaşaması için sinekten yağ çıkarmak yeni icat edilmiş değil ki.
Bizim iyiliğimiz için askerlik icat edilmiştir. Çeliğe su verir gibi sertleştirirler. Hayatta kalmak için başkalarını öldürmeyi öğretirler. Evinden köyünden çıkmayan biri, dünyayı ufuk sınırlarından ibaret gören insanlar nereden bilebilir ki dünyanın büyüklüğünü. Nereden bilebilir dünya üzerinde yaşayanların daha on katını yüz katını besleyebilecek kadar büyük olduğunu? Çalışmak üretmek yerine bir başkalarının hazır maddeleşmiş emeklerine el koyma yarışına girdiklerini nereden öğreneceklerdi? Okullarda bunlar öğretilir mi?




-
Hasan Ateş
Tüm YorumlarSevdiğimiz bir abimiz kendisi. Bir grupta yayınladığı şiiriyle tanıdım kendisini. Mizahı kullanır şiirlerinde, bununla birlikte duygusal şiirleri de yok değildir. Popüler şiirleri de var, güzel tabi. Ayriyeten grup da kurdu sağolsun, ne de olsa mizah seviyoruz.