Ne zaman hava yağmurlu diye, Yanıma şemsiyemi alsam,
Hava bu günlük güneşlik olur, yağmaz. Ne zaman gök yüzü masmavi, Beyaz bulutlarla bezeli, Güvenirim havaya şemsiyemi almam, Birden gökyüzünü kara bulutlar kaplar. Senmisin havaya güvenip aldanan, Islanırım diye telaşlanırım.
Hava bu güven olurmu hiç, Bardaktan boşalırcasına yağar da yağar, Cibit gibi ıslatır beni.
Kahırlanırım kendi kendime mırıldanırım. Yağsanda yağmasanda dert değil der, Şemsi oğlum bir defalığına dik dur.
Havaya inat tak koluna Şemsiye'ni Yağsın yağabildiği kadar, Açma sakın şemsiyeni. Aldırms dısdığrak yürü göster kendini. Hava kahrolsun da anlasın, Şemsi ile Şemsiye'nin
Islandıklarına dert etmediklerini.
Dedem şair ben de onun torunu
Buda yazsın dedi verdi elini
Benden başka tutacak yok yerini
İçimden gelince yazarım şiir
Dedem kasabada bilinir şair
baba!
ben arzuhalci değilim
elle yazmasına yazdırırım da
benim kalem sanki doğrucu davut
senin istediğini değil
kendi istediğini yazıyor
Kazma aşağı kazma yukarı desem kim ne anlar. Bilirler ki kazma sert zemini eşeler kazar. Öyle bir ucu sivri, diğer ucu keski, bilinen kazmalardan değil bu Kazma. Düşünen, konuşan, verilen evrakı bir aşağı bir yukarı götürüp getiren, ortalığı temizleyen amirlerine çay servis eden. Hani var ya bir baltaya sap olan gibi kazmaya sap olan cinsten biri Kazma.
Fabrikaların birinde misafirhane görevlisi olarak vardiya usulü çalışan enine boyuna çam yarması gibi cüsseli, korkutucu görünüşüne rağmen yüreği pamuk kadar yumuşak, düzgün karakterli görevini aksatmadan yapan hizmetlilerden. İlk okul üçten terk olmasına rağmen azmederek ilk ve ortayı dışarıdan bitirip, lise bitirme sınavlarına hazırlanan, hedefte üniversiteyi okuyup fabrikaya müdür olmayı hedeflediğini söylerken herkesi kendine güldüren, sekiz baş nüfusa bakan fedakar bir köy çocuğu Kazma.
Fabrika da görevli bulunduğumuz dönemlerden beri tanırım Kazmayı. Görevi gündüz ve gece nöbetlerinde misafir gelenlerin kaydını tutmak gidenlerin çıkışını yapmak. Kalıcı misafirlere sabah kahvaltısı hazırlamak, akşamları çay kahve servisi yapmak. Misafirler odalarına çekildiğinde ders çalışmak.
Geçmiş zaman sararmış fotoğraflar,
saklı kalmış anılar, kaybolmuş ama anımsanan yıllar. Mütevazı ve sade geçmişimiz içinde duru bir yaşam. Kenarları dantela kesimli fotoğraflarda hazine ararmışcasına göz gezdirişimiz. Aradığımız gençliğimizi bulduğumuzda göz kırpıştırışımız buruk tebessüm edişimiz.
Bir kış günü ayazında bacası tüten, saçağından buz sarkıtlarının sündüğü, tek katlı toprak damlı taş evlerin çevrelediği arnavut kaldırımlı dar sokaklar. Sinema seyredercesine eskimiş zamanın, göz önünde canlanışı birden. Buz sarkıtlarına atılan taşı tutturamayıp kış ortasında kırılan camlar ve haşarı çocukluk, eskimiş zamanın esir aldığı gençlik. ............... Tekrarı mümkün olmayan fotoğraflarda dondurulmuş zamanı, durdurulduğu yerden başlatmışcasına tebessüm ederek hatırlayış ne güzel bir duygu. Bir tatlı huzur estirir gönüllere maziden. 190717mcicek
Fotoğrafta da ayakkablarını bağrına basarak sevinen çocuk, bana çocukluğumda, bir tekini sel suyuna kaptırdığım sayası sarı renkli ayakkabımla ilgi anımı anımsattı.
Sanırım beş, altı yaşlarımdaydım, kalabalık aile içerisinde amca hala çocuklarıyla beraber büyüdüm. Yeni ayakkabılarını bağrına basan çocuğu görünce , o günleri, çocukluğumu hatırladım, paylaşmak istedim. - Amcam ile babam Orta Anadolunun kırsal kasabalarından birinde tarla, bağ bahçe işleriyle uğraşırken birilerinin aklına uyarak, hani derlerya İstanbulun taşı toprağı altın misali, Ankara'nın
Cebeci semtinde bakkal dükkanı açmaya karar verirler, kimseye haber vermeden giderler ve devraldıkları dükkanı açarlar. O yıllarda bakkal dükkanları q çerçi dükkanı gibi, ne ararsan her şeyin bulunduğu dükkanlardı. Tezgah üzerinde kefeli terazi yanında veresiye defteri defterin cilt sırtına bağlanmış sabit kalemleri, tezgahın önüne sıralı dizilmiş cam kavanozlar içerisinde baklava dilimli çingene pembesi kızamık, akide, horozlu, aynalı şekerler ve son kavanozda yeşil ve kırmızıya boyalı pişmiş yumurta bulunurdu. Raflarda mes lastiği, şibidik terlik, dışarıya koyduğu sifonlu gaz yağı varili. Dükkan içerisinde yerde blok blok kaya tuzu. Yine tahta raflarda iğne iplik, tarak, horozlu ayna, gripin, daha neler neler bulunurdu. Bu ürünlerin dükkana sinen kokusuna bir de kauçuk, vanilya ve naftalin kokusu sinince, eh yani biz çocukları da hayal dünyasına götürürdü. İki katlı çörtenli kerpiç evlerin altında bulunan, akşam olduğunda kepenk sesiyle kapanan sinekli bakkallarımızâ rüyalarımıza girerdi. Biz çocuklar haşlığı bayramdan bayrama görürdük. Bakkal amcanın koyduğu yasak yüzünden dükkana tek başımıza giremez, ancak ebeveynlerimizin refakatiyle girebilirdik. Ebeynlerimizle beraber girdiğimizde, aynalı şeker horozlu şeker, akide şekeri, kırık leblebi,hannup almaları için vızıldardık. Gönülsüz olsalarda sonunda aldırırdık. Burnumuzu çeke çeke aynalı şekerimizi yalarken mutluluğumuz gözlerimizden okunurdu. Çocuktuk işte şekerden gayrı, senede bir zorlayarak olsa da tenekeden yapılmış oyuncak araba almalarına razı eder onunla vızıldayarak oynardık. Kıskanç sümüklü oyun arkadaşlarımızın oyuncak arabayı görünce suratları düşer, ağladı ağlayacak halde burunlarını çeke çeke evlerine giderdi. Oyuncak aldınız, bizim oğlanda istiyor sizin yüzünüzden zorda kaldık diye, elti eltiyle, gelin görümceyle dalaşırdı. Annelerimiz üç beş gün küser birbirleriyle konuşmazlardı. Babalarımız ise bu işlere bulaşmaz, günün yarısını bağ bahçe tarla tapan işlerinde, günün diğer yarısını köy kahvehanesinde domino taşıyla oyun oynayarak geçirirlrlerdi. O yıllarda kasaba ve köylerde hayat böyle geçerdi. İşte bu hayattan sıkılan babam ve amcam ticaretle hiç uğraşmamış olmalarına rağmen oyun arkadaşlarının dolduruşuna gelerek kimselere haber vermeden, hasattan elde ettikleri parayı da yanlarına alarak bakkal dükkanı açmak için Ankara'ya giderler . Ancak açtıkları dükkanın kazancı veresiye defterinde kalır. iş yapamaz duruma düşerler. Üç beş ay sonra sermayeyi kediye yüklerler. Posta treniyle her istasyonda dura dura on sekiz saatte evlerine dönerler . Babam, annemiçin satılmayan yükte hafif gönül alıcı, filkete toka ayna tarak, pertev marka, kapağı çift minare kabartmalı, krem gibi malzemeleri hediye olarak getirir. O yıllarda henüz plastik oyuncaklar olmadığından kardeşime bir kaç bez bebek, bana da cam akide şekeri ile sarı sayalı altı ince kösele ayakkabı getirir. Amcam ise yaşıtım olan oğlu Ali'ye, sayası kahverenkli, tabanı kalın kauçukdan kışlık ayakkabıyı getirir. Çocuktuk işte, benim aklımın onun, onun aklının benim ayakkabımda olduğunu belliydi. Değişemezdik zira ben ona göre iri yapılıydım, ayak numaralarımız farklıydı. Ayakkabıma kıyamadığım için giymeyip saklıyordum. Yatarken yatağımın başucuna koyuyordum. Mevsim ilk bahardı, olayın olduğu gün çay kenarında bulunan bahçemize, hayvanlara ot yolmaya gitmiştik. Aniden hava karardı, fırtınanın ardından gök gürledi şimşekler çaktı. Fırtanaydı yağmurdu derken, çay sel sularıyla silme dodu taştı, nevar ne yok önüne kattıp götürüyordu. Ali, o gün giydiğim sarısayalı ayakkabımı istedi vermeyince ayakkabımın tekini çay"a fırlatıp attı. Ayakkabım sel suyunun üzerinde salına salına uzaklaşıp gitti. Ayakkabımı isterim diye ağlarken, kıskanç Ali gülüyordu. Ayakkablarımı ilk kez o gün giymiştim. Benim ısrarım üzerine sel suları çekilince, acaba kıyıda bir yere takılmış olabilir mi diye annemle çay yatağını belli bir yere kadar takip etmiştik ama bulamamışdık. Bu gün, hayalimde kalan o kavuniçi ayakkabımdan bulabilsem alır, ayakkabı için ağlayan gözü yaşlı bir çocuğu bulur onu sevindirir, ayakkablarına sahip çık çocuk, sakın kıskanç Ali'lere kaptırma derim. 240423 mcicek
Masumluğun bulut olup yağdığı, Sorunsuz geçen dünyamı özledim.
Borcu harcı gamı kederi bilmeden, Güzel geçen günlerimi özledim. Gök yüzünde salınan uçurtmamı, Rüzgarın peşinde salınıp giden, Kaçan şeytan uçurtmamın ardından, Burnumu çeke çeke ağladığım,
Hüzünlü çocukluğumu özledim. Ele avuca sığmaz afacanı, Maviliğe aldanıp ardından giden, Bir daha geri dönmeyen çocuğu Geçip giden günlerimi özledim. mcicek 100922
Asıl olan insanı, doğayı canlı olan her şeyi sevmektir yaşam. Çoğu zaman
mutlu bazan mutsuz, ömür devrelerinde sevgiyi saygıyı kaybetmemektir yaşam. Daracık kaldırım taşı derz aralığında hayat bulup, cılız gövdesi üzerinde çiçek açan ottan ibret almayı, ezmeden üzerinden atlamayı, bol imkanlarımızı hatırlayıp şükretmeyi bilmektir yaşam. Niye ağladığını bilmeyen çocuğa hüzünlenip duygulanmayı, ağlarken gülen çocukla gülmeyi bilmektir yaşam. Yaz sıcağında duyarlı insan olmayı, sorumsuzların kirlettiği çevreyi el birliğiyle temizleyip topluma örnek olmayı bilmektir yaşam. Sokak hayvanlarının soğuktan, sıcaktan korunmaları için barınak, içmeleri için bir tas temiz su koyabilmeyi bilmektir yaşam. Kanunlara yönetmeliklere, toplumun örf ve adetlerine uymayı onurlu yaşamayı bilmektir yaşam. Evreni, içinde bulunan her şeyi, bizlere karşılıksız vereni dua ile anmaktır yaşam. Aile büyüklerini, küçüklerini, sıra beklemeden büyük küçük demeden arayıp hal hatır sormayı, dualarımızla iyi dileklerde bulunmayı bilmektir yaşam. Öncelikle insanlığa hizmet etme de olmayı, bayrak yarışında bayrağa el uzatıp taşımayı bilmektir yaşam. Paylaşımcı olmayı, hak'dan hukuktan yana nasip almayı, adam gibi adam olmayı bilmektir yaşam. Yukarıda bahsedilen hasletlerden uzak, sevgiden saygıdan bi haber ot gibi uzun yaşamak değildir yaşam. mcicek200722
Kalıcı değil hercai, Sanki elma kurdu aşk. Gözle kaş arası giren, Göz de feri söndüren, Sevgiyle beslenip sömüren, Giderken iz bırakandır aşk. Bazen de ceviz kurdu gibi, Yürek evine girip yerleşen, Kısa süreliğine kiracı gibidir aşk. Girdiği kapıdan çıkamayan, Yürek evinde bilerek ölendir aşk. Velhasıl sevene umut verip yiyip bitirip kaçan yada ölen olsada Anıp çürüdükçe kahredendir aşk. m.cicek 110322
Havlama Dodi, eli sopalı adamları çağırıp kovalanmak mı istiyorsun. Çabuk ol, adamlar gelmeden kaçalım buradan. Kadere bak yahu ! Önce apartman yönetimi evlerimize girmemizi, tasmalı sahibimiz yanımızda olmasına rağmen toplu taşım araçlarına binmemizi, yine kamuya açık parklarda dolaşmamızı yasakladılar. Bu yasaklardan bıkan sahiplerimiz kimimizi köpek evlerine, bazılarımızı başka semt ve ilçelere, bizim gibilerini de, senenin dokuz ayı terk edilmiş sahil evlerinin boş sokaklarına ne yer ne içer, nasıl barınır demeden bırakıp gittiler. Bakarmısın Dodi, kumsal girişine diktikleri levhanın üzerine resmimizi koyup köpekler sahile giremez diye yazmış, resmimizin üzerine de çizik atmışlar. Anlayacağın sahillere girmemiz de yasaklanmış. Güvenlik görevlileri kendi aralarında konuşuyorlardı. " Köpekleri gördüğümüz yerde kovalayacak, saldırırlarsa sopayla korkutacakmışız, müdür talimatıdır " dediklerini çit altında gölgelenirken duydum. Koşup uzaklaşalım. Bu sahilde bize ölü balık bile yedirmez, halden anlamaz eli sopalı adamlar. Aç kalmak kaderimi kalmaya razı olalım. Zira kaçmak sopa ile dövülmek, vurularak ölmekten iyidir, koş Dodi. mcicek 240921




-
İdris Akmetin
Tüm Yorumlarevime gazadan dönen kumandan edasıyla
eğerli ata binermişçesine bindim gelen taksiye
gözlerimi sır kapısından su gibi akan yola çevirdim.
Yolun açık kalemin keskin olsun olsun arkadaş