Sokak ortasında bir bölme işlemi:
Bir ekmek, üç çocuk, sıfır kare.
En küçük dilim açlığı büyütürken,
Büyükler paylaşmayı unuttu rakamlarda.
Bir terzi, gözlüğünün camına
Her sabah
ayakkabılarımızın içinde birer küçük grev tohumu çimlenir
Bedenlerimiz ters dönmüş bir metro haritası gibidir artık
Mavi yakalılar lacivert nehirlere dökülürken
Biz düdük seslerinden bir köprü inşa ediyoruz
Bir imza düştü kâğıda, yaprak gibi ince,
"Devlet" derler, hangi çınarın gölgesinde?
Gölgeyi sattılar karanlık tüccarları,
Mühür çalındı, sahtekârlık devlet katında.
Dört yüz profesör doğdu gece yarısı rahimlerden,
Kahire’nin üstüne akşam çöktüğünde
güneş değil, şehrin çürük nefesi iner.
Toz, mazot ve bin yıllık keder
aynı kapta kaynar burada.
Kemter, fuar çantası omzunda
Kahire’nin dar sokaklarından geçtim,
Toz yüzüme vurdu, gölge içime çöktü.
Bir lahit kapağı aralandı sanki—
O an dedim ki:
“Bre Kaygusuz, sen mi geldin yine bu çılgın şehre?”
Kahire, ey tozdan doğmuş kadim şehrin çatlaktan sızan nefesi…
Ben geldim sana, bir garip Abdal,
Gölgeyle ışığın kavgasını omzumda taşıyarak.
Mezarlıkların içinden geçen çocuk seslerini duydum,
Ev diye kabre yaslanan ruhları,
Kaldırım taşlarını kaldırdılar bir bir,
Altında kırık dişli çocuklar gördüler.
Güneş görmemiş, ekmeği un kokmuş,
Her biri bir fabrika dumanında soluk.
Sokak lambası titredi ansızın,
Batı’nın “demokrasi” kılıcı, petrolden keskin,
İsrail’in strateji haritası, kanla çizilmiş sınır!
Cihatçı kuklaları oynatır perde gerisinde,
Bir yanda gaz faturaları, bir yanda vahşet cenderesi…
Kara altın için kurdular bu kirli kumpası:
Bir defter açıldı, adı dünyadır,
İçinde kul ağlar, beyler uyurmuş.
Bir mühür basıldı alnıma benim,
Yazıyı yazan da kendin sanırmış.
Toprağa sordum: “Ben kimim ana?”
Fabrikanın kayıp çocukları
duvarların içinde yaşıyor şimdi:
Tuğlalar arasında sıkışmış
küçük parmak izleri,
her vardiyada biraz daha soluyor.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!