Bugün dosta sual ettim,
Batını zahir eyledi.
Varıp kelam eyleyince,
Sırrını ifşa eyledi.
Seyran edip âsumândan,
Horasan'ın göğünde üç gece dolunay,
Kızıl bir yıldız gibi düştü toprağa.
Dedem rüyasında gördü o nur yüzü:
"Bu çocuk hem dilsiz, hem de gönül sultanı."
Anam loğusa kanıyla kırk gün yıkadı tenini,
Hazan yağmurları çok erken yağdı,
Yaprak sararmadan toprağa düştü.
Bir burukluk içime ansızın çöktü
Yazın neşesi silindi, gitti.
Gökyüzü ağladı sessiz sakince,
🌞 Güneş (Şems) - Nesimi
Derd-i aşkın nârı, derimde yandı,
Enel-Hak sırrıyla, özüm uyandı.
Nin hurufun remzi, canımda gizli,
Yüzülen derimde, kızıl yazı kaldı.
Hiçlikten evvel, daha sözcük yok iken,
Bir düşün içinde gizli bir tohum idim.
Eşya yaratılmazken, her şey bir gölge iken,
Ben o ilk manada, benzersiz bir düğüm idim.
Zaman doğmamıştı, ne gece ne gündüz var idi,
Bir sabah, aynada kendimi aradım.
Cam, bana baktı.
Ben, cama.
İkimiz de sustuk;
çünkü ikimiz de kırılgandık.
Gel gönül, varlıktan geç, durma bu handa,
Ene'l Hak sırrına er, kalma güman'da.
Benlik davasını sil süpür, at bir tarafa,
Hiçlik makamında bul sırrı pinhan'da.
Dört kapı kırk makam, yol budur erenler,
Hind’in sofrasında kan şerbeti ikram edildi,
Bir masum gülüş, bir beddua, bir kırık testi…
Hamza’nın ciğeri, zehrin içine bandırdığı ekmek,
“Al ya Muhammed!” diyen celladın gölgesi.
Kadehinde kin, sofrasında kalleşlik,
Hü diyelim evveline,
henüz yokluk bile yokken.
Ne Tanım vardı,
ne “ben” diye tutunan bir ses.
İlk yanlış,
Zâhid, sen Tanrı'yı inkâr edersin,
Secde etmeyeni şeytan sanırsın.
Secde ettirmeyen Tanrı değil mi?
Hakk'a şirk koşandan farkın yok senin.
Gelen dört kitabı hak görmez misin?




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!