Sabah,
Gökyüzünün arka cebinde buldum seni –
Yarısı çürümüş bir elma gibi
Kırmızı ve sessiz...
Otobüs durağında beklerken
Bombalar düştü İran gecesine,
Ay utandı, yıldız sustu, yer ağladı.
Bir kız çocuğu saç örgüsünde
Dünyanın bütün mahkemelerini taşıdı.
Ey tahtında uyuyan sağır zaman,
Kökler bir labirent, toprağın kara atlasında,
Yılların yığıntısı gövdemde bir ur.
Rüzgar bir unutuş şarkısı fısıldar durmadan,
Yapraklarım düşer, bir sessiz kıyamet olur.
İnsanlar geçer, yüzleri birer kırık ayna,
I.
İnsan, doğduğunda bir koku bırakır; toprak onu bu kokudan tanır.
Sonra bütün hayat, o kokuyu başkasına çevirmek için harcanır:
parfüm—kendi kokunun üstüne sürülen maske,
dua—kokunun göğe yazılan açıklaması.
İkisi de aynı şeyi ister: kim olduğumu affet.
Akşamüstü köprüde kaldım,
Araba farları dua gibi.
Sordum: "Kim ayırdı bu iki yakayı?"
Bir martı kondu omzuma:
Kaldırım taşlarından sızan sabah sisi,
bir dilenciyi Buda sanıp selamladım.
Bağdaş kurmuş,
önünde boş bir kâse -
içi hava dolu.
Meyhanenin kırık aynasında gördüm yüzümü:
Tükürük izli, alın yazım çamurla mühürlü!
Pîrim Tevfik’in neyinden düştüm yollara
Küfrüm aşkın mıhı, dilim melâmet bıçağı...
Bir sahipsiz köpek uludu gece yarısı
Ben Hak’ı aramadım, o bende saklandı.
Gözümdeki hicran, arşın yankısıydı.
Derviş dedin mi, bir hayal yanar teninde —
Ne put kaldı içimde, ne insan kalıbı.
Kırklar dediler, ben kırk kere yandım,
Kütüphanenin son cildi alev aldığında,
Harfler kanatlandı
Her "elif" bir turna,
Her "lam" bir yaralı şahin oldu.
Sessizliğin içinde,
Küller semaha durdu.
Dokuz yaşında düştü yola, kundağından sökük,
Kül rengi İstanbul, sırtında kocaman bir çuval.
Çocuk avuçlarıyla ördü annenin örtüğü,
Her taş, bir Bektaşi sırrı, her adım "Ya Hak!" bir nidal.
Aslan postu omzunda, yokluk soğuğunda ince,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!