Ekmek zırh giyinmiş, elinde gürzü,
Unutturdu bize sünneti, farzı,
Peynir uzaklardan göz eden dürzü,
Demesek olmuyor, desek olmuyor.
Zeytin çoktan beri görünmez adam,
Akıl nefret eder zorba olandan,
Mazlumun başında heybetli olma.
Sinek ne koparır taştan, kayadan?
Zaloğlu Rüstem 'den kuvvetli olma.
Biriyle konuşsan dizine dokun,
Nefretler ediyorum senden uzak yerlerden,
Pis pis mutluluk kokuyor ortalık,
Pis pis misk kokuyor,
Pis pis güneş doğuyor birdenbire,
Güneş birdenbire pis pis batıyor,
Çevremde öylesine bol pislik var ki;
- Ha o mu? Diye seslendi. Mine. Kızım. Demesine ben öyle demiştim ya, sonradan durum değişti. Öğrendim ki; en sonunda, benim o hayırsız kızımla damadım olacak adam yanıma gelmeyi kabul etmişler. Bilirsiniz, damat kaynana bir arada oturamaz. Üstelik onlar yeni evli. Eşyaları çok. Onun için onlar aşağıda, burada, benim evimde oturacaklar, ben de yukarıya, sizin oturduğunuz eve çıkacağım. Durum işte bu, kızım, yavrum, Mine ‘m. Namazı bitirir bitirmez, ben de evden çıkmanız gerektiğini söylemek için yukarıya gelecektim ya, neyse ki siz benden önce geldiniz. Bilirsiniz; kalpten kalbe yol vardır.
İki genç eşi görülmemiş bir şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Antrenin ilerisindeki ana kapıdan bastıran boğucu bir sis dalgası, çıkrık seslerini andırır gıcırtılarla saldırdı. Üzerlerinden geçtiği yüz yıllık çöküntüleri, yıkıntıları ve kalıntıları bir anda billur kubbeli saraylara çevirerek değerlendiren büyülü elleri gibi büyük bir ustalıkla kayarak ve dokunduğu her yeri güzelleştirip kıymetlendirerek taş merdivenleri çıktı, yukarıdaki barakayı bir ucundan bir ucuna kadar sardı.
Delikanlı, bir arpa başağını avuçlarıyla tersine tersine okşuyormuş gibi, içinde biryerlerinde bir ürperme hissetti. Zorlukla:
- Yani çıkalım mı evden diyorsunuz?
Dedi. Yaşlı kadın pullu başörtüsünü daha bir sıkıştırdı, çivit rengi gözleriyle kirpiklerini kıtpmaksızın daha bir baktı:
- Hı. İşte öyle diyorum.
Bir kız sevmişim ki; Aslı ‘dan Aslı,
Ne Leyla ‘ya benzer, ne Şirin ‘e,
Geçirmiş yüreğimi eline
Didikler durur örgü yerine şişlerle, bildiğince,
Güvendiğim dağlara kardır ki yağdırır
Gündüz,
Şarkı söyle, neş ‘elen; yakışmaz hüzün sana,
Gel de konuk olalım bir tükenmez akşama,
Gül, çınlasın kahkahan yıldızlı kubbelerde,
O körpe yüreğinle hüzünlerde yaşama.
Çile için değildir bu martılar, bu deniz,
Arama; çürüdü, koptu ellerim,
Uzatma elini, tutamıyorum.
Dağıldı o parlak kara gözlerim,
Şimdi hiçbir yere bakamıyorum.
Bırak mezarımdan toprak savrulsun,
Deniz güneş altında bezendikçe pullarla
Adını dalgalara işlesem altınlarla,
Yaşasa senin adın sularda asırlarla
Ben tükenip çürüsem, baki kalan sen olsan.
Seni bir heykel gibi oysam mermer üstüne,
Zaten kırk harami gördü bu dünya,
Harami olmaya ne özenirsin?
Yediğin burnundan öyle gelir ki;
Andolsun kendin de tam beğenirsin.
Yetimin hakkına sakın dokunma,
Kadehimi karasevdama kaldırıyorum,
Bu kankırmızı şarap karasevdamın şerefine,
Şarabım kırmızı, sevdam kara,
Zerre kadar acımadım be sevdaya harcadığım yıllara,
Bebek gibi besledi sevdamı çilelerim,
Ayrılığım,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!