Delikanlı arabaya tırmanıp bindikten sonra kapıyı çarparak kapattı. Araba sallana sallana yola çıktı. Kafasındaki eski fötrü tamamen geriye itmiş olan kalın bıyıklı, sert kemikli, kalın kaşlı, ciddi görünüşlü şoför, gür bir sesle ve yüzüne bakmadan sordu:
- Sigaran var mı?
- Birinci.
- Ver.
Sigarayı arabadan çektiği çakmakla yakan şoför derin bir nefes aldı:
- Niye filtreli içmiyorsun?
Ansızın içeriden, mutfaktan acı bir çığlık koptu. Düşen kırılan cam seslerine yere vuran kof gürültüler ve iniltiler karıştı.
Delikanlı şiddetle odadan fırlayıp mutfağa koştu. Açık kapıdan saldıran sert bir rüzgar yüzüne çarptı. Pencereden uğuldayarak içeriye dalan rastlanmadık bir soğuk dalgası, beyaz kar beneklerini korkunç bir öfkeyle mutfağa savuruyordu. Yerde, üzerine kar kümelenmeye başlamış bir karaltı, inleyen bir yığın vardı. Biryerlerden pis bir gaz kokusu yükselmekteydi.
Delikanlı yerdeki karaltıyı kucaklarken tıpkı bir buz topunu kucaklamışcasına ellerini keskin bir soğuğun yalazladığını hissetti. Kucağında saçları uçuşan karısına ‘Minicik… Minicik…’ diye seslene seslene odaya döndü. Duygularının yardımıyla bulabildiği yer yatağına uzattı ve yorganı üzerine kapadı. Yere düşürmüş olduğu, avucundan eksik olmaz kibrit kutusunu el yordamıyla buldu. Mutfağa dönerek avuçlarının korunağında bir kibrit yaktı. Beton zemindeki gaz ıslaklığı, geniş lekeler halinde yayılmış, kokuyordu. Yerler cam kırıklarıyla doluydu. Gaz lambasının bu kırıklarını ayağıyla kenara toplamaya çalışırken kibrit söndü. İkincisini çaktı Lambanın makinesini buldu. Kenarında parçalanıp kalmış olan birkaç cam artığını makineyi duvara vurarak temizledi. Fitilini çabucak çıkardı. Kapı arkasındaki gazyağı şişesiyle raftaki çinko sahanı aldı. Bir bardağa su doldurup odaya döndü. Yatağın yanına diz çöktü. Suyla ıslattığı mendilini, karanlıkta pek seçemediği karısının şakaklarında gezdirmeye başladı.
- Minicik… Minicik…
Diye sesleniyordu.
Genç kadının korkulu bir şekilde kendine gelmesi çok güç oldu. Karanlıklardan gelip karanlıklara gözlerini açmanın korkusu içindeydi. Korunmak istercesine ellerini açmış, haykırıyordu:
7
‘Anladık ki; ateş yakmak yasaktır,
Mutsuz olmak, ağlamak da yasak mı? ’
Kapının önünde, karanlıklar içinde duran PTT ‘nin telgraf dağıtıcısı, elindeki kağıtlara bakarken:
- Bağışlayın efendim, İş Müfettişi Kubilay Bey sizsiniz, değil mi?
Babam Antep ‘de rahatsızlandı. ‘İvedilikle Ankara ‘ya ulaştırırsanız belki kurtulur.’ Dendi. Memurluk, biliyorsun, para yok. Fıstıkçı bir arkadaştan borç para alıp getirdim buraya. Babam burada, hastanede öldü. Sen gelip son defa yüzünü görebilesin diye adamlara yalvardım. Kabul edip buzluğa koydular. Babam şimdi hastanenin buzluğunda, Ben de Ulus ‘tayım. Konuşma bitince babamın yanına gideceğim. Küçük kardeşlere bildirmedim. Tümü memur, tümü yoksul. Gelemezler. Kahrolurlar. Her şey bittikten sonra duyururuz. Sen şimdi hemen yola çık. Yarın çok geç olur. Ben ağlıyorum abi, sen de ağla. Başın sağolsun. Babamız yok artık. Bundan sonra babamız, arkamız sensin. Gel.
Alttan birileri kalbine sırt vermiş, pençe takmıştı. Kalbini kaldırıyordu, öfkeli birileri. Kaldırıp kaldırıp fırdöndürüyor, havalandırıp havalandırıp, fırlatıp fırlatıp biryanlara, biryerlere atıyor, bu kere, kuvvetli kaslara bağlı demirden ayaklar altında, içindekilerle birlikte sıkıştırıyor, eziyor, kanatları tersine açılmaya zorlanan bir pencere gibi, korkunç bir güçle kıra kıra katlıyor, içeri girip biryerleri kavrayan çok yetenekli eller, vücudunu, kaslarını, kemiklerini, etlerini, sinirlerini, damarlarını ayırıyor, parçalıyor, tahtaların çatlakları arasından lif lif, iplik iplik dışarıya çekiyordu.
Kabinden dışarı kusarak ve hüngürdeyerek çıktı. Kıravatını gevşeteceğine sıkıyordu.
Sokaktaki ayaz yüzünün sarartısını iğrenç bir morluğa çevirdi. Arabaya posta çantası yükleyen bir şoförün görmeden attığı dolu torbanın çarpmasıyla, karlı kaldırımlarla tekerleklerin arasına yuvarlandı. Birileri çekip-çıkarıp üstünü-başını süpürdüler. Yanaklarında donmuş damlalar, caddenin ışıkları değdikçe soğuk kristaller gibi parıldıyorlardı. Yüzü, yanaklarından gözlerine doğru duygusuzlaşmaya başlamıştı.
Sempatik, iri yapılı, şık giyimli, gösterişli bir adamdı. Yanında ve arkasında saygıyla yürüyen bir kalabalık göze çarpıyordu. Dönüp kendilerine baktı, gülümsedi. Sonra birşeyler söylediği kalabalığına işaretler yaptı, eğilmeden hepsiyle selamlaşıp tokalaşıp ayrıldı. Diğerlerinin uzaklaşmasıyla ilgilenmeden bahçeye girdi. Koşuşan garsonlar metrelerce uzakta durup buyruk beklemeğe başlamışlardı.
Nami Bey önce delikanlıyı ona tanıttı. Sonra:
- Bu da bizim Nihat. Dedi. Sivas milletvekili.
Oturdular. Garsonlara gerekenler söylendi.
Müdür, Nihat Bey ‘le senli benli konuşuyordu. Onda da insanı rahatlatıcı olgun, sıcakkanlı bir hava vardı. Seçmenlerini gerçekten temsil edebilen, onların sağlam karakterlerini, sıcakkanlılıklarını, yakınlıklarını, konukseverliklerini, hatta konuşmalarını kendi kişiliğinde toplayabilen bir yeteneğe, seçkinliğe, gösterişe ve erdeme sahipti.
Nami Bey ‘in bütün anlattıklarını dinledikten sonra, delikanlıya dönüp büyük bir candanlıkla:
3
‘Heykellere potur verdim, don verdim;
Aman daşşahları ıslanır deyi.
Heykeller silindir şapga geyinmiş;
Demir gafaları paslanır deyi.’
O gece delikanlı arşivde yattı. Örtüsüz, hantal, dört kalın bacaklı, dikdörtgen biçimli bir masanın üzerinde. Başının altına kalın bir klasör koymaya çalışarak. Yatarken hiçbir şey düşünemedi. ‘Çıkarıp başka biryerlere, bir tahta kutuya da koysan, yaşadığı, var olduğu sürece kendi kendine de düşünür.’ Dediği beyniyle hiçbir şey düşünemiyordu. Bu beyin, bir arabanın şarj yapamayan akümülatörü gibi boşalmış, tükenmişti. Dışı güzeldi, kaportası, ambalajı, dahi bir şeyleri güzeldi ama içi koftu. Sadece olduğu yerde duruyor, var olan bir şeylere, değeri olan bir şeylere benzeyerek aldatacağı saf alıcısını bekliyordu.
Başının altındaki klasörün dalda dalga dalgalandığını hisseder gibi oldu. Doğrulup baktı: Klasörün içinde başı insana benzeyen, kalın gövdeli bir yılan vardı. Günde 72 tavuk, 29 tavşan yiyen, 14 varil süt içen bir yılan.
Klasörü korkuyla yere vurdu. Arasından yılanlar döküldü. Büyümeğe hazırlanan, yumurtadan yeni çıkmış, binlerce yılan, onbinlerce yılan, yüzbinlerce yılan. Başları insan başı, yüzleri insan yüzü olan milyonlarca yılanlar.
Delikanlı klasöre ayaklarıyla vurdu, kartonu ezerek parçaladı ve bağırarak dışarıdaki ıssız, karanlık koridorlara fırladı:
- Şahmaranlar… Şahmaranlar… Şahmaranlar…
4
‘Anacanlar… Söz isterim; söz içinde söz ola,
Ölçü-tartı, tamam noksan, mizana gel, gelelim.’
Delikanlı Tokat ‘a doksanbeş lirayla indi.
Tokat, Sivas ‘a göre küçüktü Küçük kentlerin tümünde olduğu gibi bir tek ana caddesi vardı. Caddenin her iki ucu ağaçlıklar, yeşillikler, bağlar, bahçeler arasında kayboluyordu. İşyerleri çoğunlukla önemsizdi. Ortalama ticaret, köylülere gereken bez-çaput satışından ibaretti. Bunun dışında bakır işleyen bir fabrikayla bazı lastik fabrikalarının sözü edilebilirdi. Sert ağaç sanayi de, kentin ticaret hayatında yeni yeni söz sahibi olmaya başlamıştı.
Bakışları bir derin delilikten bir yufka akıllılığa yorgun geldi.
İrkilerek kolundaki ‘Enfiye Kutusu’ na baktı. Görevinin başlamasına altı dakika kalmıştı. ‘Ancak giderim’ di. İçmediği çayının parasını tabağa bıraktı. Kalktı.
Ayağa kalktığında gençti, omuzları ve başı dikti. Temizdi, kişilikliydi, bilgiliydi. Güzel konuşmasını, öfkeleri tatlı dille, inandırıcı sözlerle yatıştırmasını biliyordu. Kalkarken açmazlarını oturduğu yerlere bırakmasını kendinden öğrenmişti.
Günlük görev programını uygulamaya başladı.
Araba parasından kısmak için belediye otobüslerinin elli kuruşa götürdüğü Malkayası ‘na kadar gidiş-geliş olarak, toz bulutlarına bürünen yollarda altı kilometre yürüdü. Gelişte sağnağa tutulup iliklerine kadar ıslandı. Otobüsler, kamyonlar, arabalar, yol çukurlarına birikmiş çamurlu sel sularını terziye borçlu elbisesine sıçrattılar. Eşekler üzerinde kara kara şemsiyelerle biryerlere giden köylüler, hem gittiler, hem dönüp dönüp kendisini incelediler. Bir işyerinin çevresindeki ağaçlara son derece uzun iplerle bağlanmış iki dev bekçi köpek, teftiş için içeriye girmek isterken üstüne saldırıp içeri bırakmayarak iplerinin son izin sınırına kadar kovaladılar. Bu son sınırda, ellerini ağzının çevresinde boru gibi yapıp köpekleri engellemeleri için sahiplerine bağırdı. Sesi yağmurların gürültüsüne karışıp gitti. Duyuramadı. Sesinin artık yok sayıldığı o kesimde, işyerinin bekçileri olan köpeklerle birbirlerine bakıp durdular. Köpekler tam köpekti. En yırtıcı kurtlara karşı bile silahlandırılmışlardı. Boyunlarındaki demir bileziklere bıçak kadar keskin ve sivri uçlu, sayısız demir mıh geçirilmişti. İtlerin ürkütücü, yırtıcı hırıltılarını duyan bir adam, işyeri pencerelerinden birinden başını, ellerini, gövdesinin üst yarısını çıkardı. Elindeki megafonla köpeklerini niye rahatsız ettiğini ve ne istediğini sordu. ‘Ben İş Müfettişi ‘yim. Devlet adına teftiş yetkim var. Ama teftiş gücüm, teftiş yeteneğim yok. Gel şu yırtıcı köpeklerini al. Bir merhamet et beni koru da, içeriye girip seni teftiş edeyim. Noksanların, yasalara aykırılıkların için senin anandan emdiğini burnundan getireyim. Ya da, gönder orada hakkı yenmiş işçilerini, şu canavarlardan beni korusunlar. Zira; ben senden onların yenilmiş haklarını çıkarmaya geldim. Çıkaracağım da. Ama ancak bu köpekleri onlar buradan aldıktan sonra.’ Diyemedi. Utandı. Devletinin, bakanlığının, dairesinin adına, otoritesine gölge düşürmekten çekindi. Bütün bunların yerine ‘Hiiiç, yani dedik ki; varalım, şu köpeklere bir bakalım ki, bunlar nasıl köpekler.’ demekle yetinip ayrılmak zorunda kaldı. Büyük inşaat sahibi olan bir öfkeli işveren, bu kere bir başka işveren, kiremit ve taş yığınlarının arasında ellerini Cihan Pehlivanı Kara Ahmet gibi, beline koyarak:
- Müfettiş beem. Dedi. Yaşamayı seven müfettişlerin gözleri kör, kulakları sağır gerek. Bu işin sonunda bana bok çıkarsa; seni bu inşaatta, ‘Dikkat edin.’ dedim, etmedi, kafasına çok ağır bir kalas düştü.’ ye getirir, hakkını aradığın olanca işçiyi de tanık yazdırırım.
Bir Taşatapanla İlk Görüşme
İlçe yağmurlu bir akşama hazırlıksız yakalanmıştı.
Dükkancılar, dükkanlarının önlerinde sergilemiş oldukları öteberiyi elden geldiğince ivedi toplayıp içerilere taşımaya, şemsiyesiz insanlar yelemyelpirdek kaçışıp saçak altlarına sığınmaya ve yüksüz kalan at arabaları bir yanlara çekilmeye başlamışlardı.
Yağmur, taş döşeli caddeleri, taşlı-topraklı sokakları, kerpiçten-taştan yapılma duvarları, daracık çerçeveli pencereleri ve çakıl döşeli damları kamçılamaktaydı. Dükkanların camlarından taşan ışıklar ıslak ıslaktı. Ortalık tenhalaşmış, yerini, karanlıkları yıkayan bir yağmura bırakmıştı. Kaldırım taşları diplerinde göllenen sular oldukları yerde tutunamayıp bulabildikleri eğimlerden caddelere-sokaklara aşağı akıyorlardı. İlçenin küçük çarşısının saçakları altında ayak basacak yer kalmamış, yağmurdan kaçmaya çalışanlar birbirlerine çitenmeye başlamışlardı.
Bir ara, ıslak karanlıklar zorlu gürültülerle göğü yırtan keskin bir şimşekle aydınlandı ve hızını arttıran yağmur hışım gibi inmeye koyuldu. İlçede yağmurun sesinden başka duyulabilecek tek ses kalmamıştı. Karanlıklar ikide bir şimşeklerle aydınlanıyor, görülüp kaybolan anlık mavi ışıklar altında caddelerden, sokaklardan seller gittiği görülüyordu. Elektrik tellerinde baş gösteren beklenmedik bir kopma, bir anda ilçeyi derin ve ıslak karanlıklara gömmeye yetmiş ve ilçenin varlığıyla yokluğu bir olmuştu.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!