- Gerçekten kötü bir düş gördüm ve hayra da yoramıyorum.
- Anlat bana, ben yorayım.
- Düşümde mavilikler içindeydim. Çevremde beyaz beyaz bulutlar vardı. Uçuyordum ama karnım aç olduğu için kanat çırpamıyordum. Tepeden aşağı seni gördüm, bağırmak istedim, sesim çıkmadı. Bir ara baş örtümüm bulunmadığını fark ettim. Sonra, kendimi bir cenaze kalabalığının arasında buldum. Baş örtüm oradaydı ve ölünün tabutunun üstüne örtülmüştü. Onu almaya uğraşırken birisi, ölen adamın kendisini minareden attığından öldüğünü söyledi. Cenaze töreni ansızın bir odun deposuna dönüştü. İki adam ha bire hızar çekmekteydiler. Odunların gereğinden büyük kesildiklerini ve sobaya falan sığmayacağını düşünerek bir soba kapısı kapattım ve senin önündeki sehpaya bir bardak su koydum.
- Ve sonra uyandın?
- Evet, evet uyandım.
- Şimdi de düşünü kötüye yoruyorsun ve ölümünün sana düşünde bildirilmiş olabileceğini sanıyorsun.
Perişan Nine:
- Yine arabacıyı arabaya bağladın ve atı onun yerine oturttun değil mi? Dedi.
Yaşlı adam:
- Hele beni kınayana bakın. Diye gülümsedi. Sen sanki köpeğe insan taşlatmıyor, kediye adam tekmeletmiyorsun.
- Yaratıldığım toprak seninkinden alınırsa; benden başka davranış beklenemz.
- Topraktan yaratıldığına eminmiş gibi konuşuyorsun.
- Benim anlatmak istediğim konuşma, senin umup beklediğin türden bir konuşma değildir. Bu; hangi dille konuşulduğuna bakılmaksızın, dünyanın her yerinde geçerli olan konuşmadır. Bu eylemin, devinimin, işaretin dilidir. Yüzünü buruşturman canının sıkıldığının, hoşlanmadığının anlatımıdır. Gülmen böyledir, ağlaman böyledir, omuz silkmen, dirsek çevirmen, gelmen, kaçman, esnemen, inlemen böyledir. Böylesi bir konuşmada, dilin yerini davranışlar, tutumlar, jestler, mimikler, etkiler, tepkiler alırlar ve onun yerine onlar konuşurlar. Anlamak konuşmaktan değerlidir. Anlaşılmamış konuşmanın önemi yoktur.
- Şimdi konuğumuz da bizimle öyle mi konuşacak?
- Konuşmaya başladı bile. Baksana; tüneğinde h.ç bir hareket yapmadan, tek ses çıkarmadan sürekli olarak bizi izliyor, tanımaya, anlamaya çalışıyor.
- Geldiğinden beri yem yemedi, su içmedi. Yemi-suyu mu yok dersin?
- Yemi de var suyu da. Suluğunu doldurup takmıştım. Üç ayrı yemliği yemle dolu. Fazladan kafesine bir de ballı yem astım. Altına gazete kağıdı serdim.
- Ama yiyip içmiyor.
Pişman mıyım sanıyorsun seni sevdiğime?
Hışmına katlandığıma,
Sineme çektiğime dargınlıklarını,
Başımı dertler, yüreğimi yaralar içinde bıraktığına?
Pişman-mişman değilim anam-babam…
Getirme
Düştüm ellerine peri kızının
Yaktı yüreğimi, kapkara etti.
Tattırdı tadını binbir sızının,
Sevenler içinde maskara etti.
Duymayan kalmadı yar sevdiğimi,
Ay hiç yaklaşır mı bu kadar bana
Sen benim yanımda böyle durmasan?
Yıldızlar üşüşmüş göğe baksana,
Gökyüzü bomboştur bir sen olmasan.
Yıldızlar göz kırpmaz ben tek olunca,
Makineyle yazı yazdığı bir sırada atlayıp masasına konması Ferhat Dede ‘ye dünyaları bağışladı. Kuşu, bir kuş olarak değil, bir küçük çocuk olarak pekilenmiş gibiydi. Onunla muhatap olabilmek için sanki çocuklaşması gerektiğini sanmaktaydı.
- Cacik cacik cacik… Diyordu. Bacik bacik bacik. Sen benim masama mı geldin Parmak Çocuk? .. Küçük çocuk… Mavi çocuk… Kuş yavrusu… Yavrunun kuşu…
Yakınlaşmıştı, yanaşmıştı, makinenin önüne önüne gelebilmişti. Metalik gövdeden yana çıkmış olan şaryodaki kağıtla ilgilenmekteydi. İki ayağının üstüne dikilmekte ve kaçmaya-uçmaya bile gerek görmeden gagasıyla kağıdın yanlarından yanlarından küçük küçük koparmaktaydı.
Ferhat Dede başını öne eğip sesini yalancıktan sertleştirerek:
- Hey ne yapıyorsun sen? Koparma kağıdımın yanlarını…
Diye seslendi. Parmak Çocuk kağıdı bırakıp bir koşu makinenin arkasına kaçtı ve merdaneye sarılı olup bir kesimi yukarı kalkık duran kağıdın arkasında görünmez oldu. Fakat bu saklanış birkaç saniye bile sürmedi. Yeniden yürüdü, yeniden ortaya çıktı. Alttan yukarı dikildi ve Ferhat Dede ‘ye meydan okurcasına üst üste birkaç kere cik çekti. Sonra, merdaneye sarılı kağıdın yanlarını gagasıyla çekip çekip koparmak hakkıymış gibi yeniden işe koyuldu.
Ferhat Dede, artık eski Ferhat Dede olmaktan çıkmıştı. Hiçbir şey onu, işinin gerektirdiğinden fazla sokakta tutamamaktaydı. Alacağını alıp, vereceğini verip bir an önce evine-yuvasına dönmek istiyordu. Zira; evinde bir de değil, iki bekleyeni vardı. Yolunu iki gözleyeni, kendisini iki özleyeni, varlığını iki arayanı, ocağını iki tüttüreni mevcuttu. İkisi de onun yaşlı yüreğinin ve yorgun nabzının birer atışı, aklının-başının birer karasevdası, tükenmeye yüz tutmuş yaşamının birer dayanağı, titreyen ellerinin birer tutanağıydı. Kendisini yaşamının son günlerinde bir kimsesizler yurdundan küçücük bir çocuk almış, bir babalık heveslisi olarak görmekteydi. İkircikliklerden-tedirginliklerden kendisini kurtaramadığı anlar vardı. Yaptığının bazen doğru bazen yanlış olduğunu çok düşünmüştü. Ancak; sahiplenmek, bakmak, sevmek, besleyip büyütmek güvenli yarınlar istiyordu. Ama kendi yarını hiç de güvenli değildi, hatta ne denli güvensiz olduğu ortadaydı. Ölürse; Parmak Çocuk ‘un hali ne olacaktı? Onu kimlere bırakıp gidebilecekti? Parmak Çocuk ‘u, o minicik kızı bir baba, bir dede gibi sevmekteydi. Ve Parmak Çocuk onu karasevdalı ir yar, bir erkek, bir Ferhat Dede olarak pekilenmişti. O onsuz nasıl duramıyorsa, kendisi de onsuz bir öyle duramıyordu.
Kapının çalınması, açılması. sesin “Ferhat geldiii, Ferhat geldiii…” diye yükselmesi Parmak Çocuk için bir müjde, bir bayram sevinci, bir eşi-benzeri görülmemiş mutluluktu. Evin neresinde, hangi köşesinde, hangi dibinde bulunursa bulunsun, hangi derin uykularda olursa olsun; minicik adımlarıyla ve inanılmayacak bir hızla, cikleye cikleye kapılara koşmaması, Ferhat Dede ‘yi kapılardan-merdivenlerden karşılamaması olanaksızdı. Çalınan ve açılan kapılardan onun yerine başkalarının görünmesi, başkalarının çıkması, hüznünün bir baş belası, bir karabasanı, bir can düşmanıydı. Kanatlarını, salt başkaları karşısında ve onlardan dehşet içinde kaçmakta kullanıyordu. Kendisini Ferhat Dede ‘yle Perişan Nine ‘den başkasına teslim etmemekte ve belki de böyle bir şeyi tertemiz bir aşka, arı-duru bir sevgiye ihanet saymaktaydı.. Ferhat Dede yanında olduğu sürece, her nereye götürülürse götürülsün, her nereye koyulursa koyulsun, her nerede tutulursa tutulsun; mutluydu, huzurluydu, kabulleniciydi.. Kafesiyle birlikte dışarılara çıkartıldıktan, parklarda-bahçelerde havalandırıldıktan, şurada-burada gezdirildikten sonra eve getirilip kafesini kapıları açılınca; ilk işi odayı, kafesinin yerini, üzerinde “Gıdı gıdı” yaptığı masayı, içine konduğu koltuk pencerelerini, oturma odasındaki her bir şeyi incelemek, tanımak oluyor ve hemen arkasından masaya gelip yaşlı adamın şurasını-burasını öpmeye başlıyor, bunu da bir teşekkür, bir minnettarlık olarak gerçekleştirdiğini belli ediyordu.
Perişan Nine, ancak kendisinin evde bulunmadığı zamanlarda Parmak Çocuk ‘un ilgisini ve sevgisini kendisine yönelttiğini, evde arkası sıra yürüyerek dolaştığını, minicik bir köpekten hiçbir farkının bulunmadığını, iki eli kanda olsa; her kapı çalınışında kapıya deliler gibi koştuğunu, saatler geçince huzursuzlanıp huysuzlandığını,bir tek tane bile yem yemediğini, tek bir yudum dahi su içmediğini, bazen sofada-odalarda bulamadığı sıralarda, onu kapı dibinde Ferhat Dede ‘yi beklerken gördüğünü, yerden kapı koluna ve kapı kolundan yere sıçraya sıçraya kapının açılmasına hu çektiğini anlatmaya çalıştığını söylüyordu.
Yaşlı adamı kapılardan alıp oturma odasına götürdükten sonradır ki; boğazından birkaç tane yem, bir-iki yudum su geçebilmekteydi. Ferhat Dede ne kadar ayık kalırsa; o da o kadar ayık kalıyor, onun kendisinden önce uyumasına şans tanımıyor, yatılması gereken zamanı çok iyi biliyor, sabahları uyandıktan sonra, belli sürelere kadar ses çıkarmıyor , geziniyor, dolaşıyor ama alışılmış zamanın tek saniye geçmesine de asla izin vermiyordu.
Yaşlı adam o ilerlemiş yaşından sonradır ki; o günlere dek ayak bile basmadığı mutfağa ayak basar olmuştu. Her sabah ilk işi; bir kahve cezvesinin içine birkaç damlacık su, bir yarım kaşıklık pirinç ve bir toplu iğne başılık yağ koymak ve Parmak Çocuk için pilav hazırlamaktı. O da bunun farkındaydı. Mutfakta ayaklarının altında dolanıyor, arada bir yumuşak gagalarla topuklarını ısırıyor, pilavının bir an önce pişirilmesini, bir an önce çay tabağına konulmasını, Ferhat Dede ‘nin bir an önce masaya oturmasını, kendisini bir an önce ayağının elinin üstüne almasını ve masaya aktarmasını istiyordu. Nazlıydı. Var oldukları halde kanatlarını kullanmıyor, onların çok büyük kolaylıkla yapabilecekleri işi yaşlı adama bırakmaktan hoşlanıyordu.
Ferhat Dede ‘yi tekeline almıştı. Onun kendisini şu veya bu nedenle unutmasından nefretler etmekte, bunu her davranışıyla ortaya koymakta ve unutulmasına da asla fırsat bırakmamaktaydı. O, evde sadece Ferhat Dede ‘nin ve Perişan Nine ‘nin bulunmasına alışmıştı ve onlar dışındakiler kendisine şaşkınlık, tedirginlik vermekte, fazla gelmekteydiler. Evde birkaç konuk varken, ortalarda görünmeyen Ferhat Dede ‘ye önce oturma odasından art arda “Hiiiişt…” ler çekiyor, seslenişleri yanıtsız kaldığında; başka hiçbir bölüme aldırış etmeden, doğrudan doğruya konuk odasının açık kapısına yürüyordu. “Aaa… Kuş geldi…” diye şaşkınlıklar içinde kalan konukları, bir büyük adam gibi tek tek süzüyor, onları yabancıladığını açıkça ortaya koyuyor ve yaşlı adam “Yanımıza mı geldin Parmak Çocuk? Gel kuşum…Gel gel kuşum… Cacik cacik cacik… Cicik cicik cicik…” demeden yanına gitmiyor, sehpaların bacakları arasından geçip Ferhat Dede ‘nin ayağına atlıyor, kaldırılıp el üstüne alındığında ve öylece oturma odasına götürüldüğünde avunuyordu.
- 1 -
‘Pastaneler Zinciri Atlas’ De, başka deme,
Rastlaman mümkün değil, bilmeyen bir kimseye.
Nasıl ki; ün yapmışsa arabada Mersedes,
Atlaslar Zincirini öyle tanıyor herkes.
Baklavada, börekte, şekerde, tatlılarda,
Falımı okudu güzel bir çingene
Seni seyrederek elimde, avucumda,
Birbirimize ne kadar da yakınmışız
Dünyanın birer ucunda.
Gece-gündüz yolumu bekliyormuşsun,
Benim için ölüyor,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!