Ölmüş babam ziyarete gelip
yeniden oturuyor bana miras kalmış iskemlesine.
“E, Niels! ” dedi.
Esmer ve güçlüdür babam, siyah cila gibi parıldıyor saçları.
Bir zamanlar başkalarının mezar taşlarını taşırken
çelik direklerle ve el arabalarıyla, yardım ederdim O’na.
Babasız Bir Oğul İçin
Yakında, farkına varacaksın bir yokluğun,
Senin yanında büyüyen, bir ağaç gibi,
Ölü bir ağaç gibi, rengi gitmiş, bir Avustralya okaliptüsü –
Kabuğu soyulmuş, şimşekle iğdiş edilmiş – bir yanılsama,
Yapmazsın artık,
Yapmazsın. Bir hapşırık
Ya da soluk alış benim için cesaret işi.
Ey yoksul ve beyaz, bir ayak gibi
İçinde otuz yıl yaşadığım siyah papuç.
Haylidir bakıp duruyorum uzun bacaklarıma,
sonsuz, meraklı bir şefkatle, olağan tutkumla,
sanki göğüs kafesimin uçurumuna batmış
tanrısal bir kadına aitlermiş gibi:
ve gerçekte oluyor, ki bazen zaman, zaman geçiyor
toprağın üzerinden, damın üzerinden, kirli başımın üzerinden,
Bugün bir kadının saban çektiğini gördüm. Kalçaları, benimkiler gibi, sevgiyle doluydu, ve çalışıyordu eğilerek toprağa.
Okşadım O'nun belini; beraberimde götürdüm O'nu
evime. Benim bardağımdan içecek o kaymaklı sütü ve
dehlizlerimde tadını çıkaracak gölgenin, değil mi ki
sevginin gebeliğiyle yüklü karnı. Ve eğer benim göğsüm yeterince cömert değilse, arayacak benim oğlum
Badelunda’daki Bülbül
O yeşil gece yarısında bülbülün kuzey sınırı dolaylarında. Ağır yapraklar asılı duruyor esrime içinde, neon çizgisine doğru hızla gidiyor sağır arabalar. Bülbülün sesi yükselip kenara çekilmiyor, bir horozun ötüşü kadar içe işleyebilir, fakat güzeldir ve kibirsizdir bülbülünki. Hapisteydim ve gelip ziyaret etti beni. Hastaydım ve gelip ziyaret etti beni. O vakit fark etmemiştim onu, fakat şimdi farkındayım. Zaman çağıldıyor güneşten ve aydan aşağıya doğru ve minnettar saatlerin bütün tik taklarının içine doğru. Fakat tam da burada zaman yoktur. Sadece bülbülün sesi, gece göğünün ışıklı gülüşünü bileyen o hamlıkla çınlayan sesler.
[“YAŞAYANLAR VE ÖLÜLER İÇİN”den (1989)]
Ağızlardan bir bahçe. Eflatun, al benekli, kara
Genişçe yayılır büyük çiçek taçları, sıyırırlar kendi ipeklerini arkaya.
Gizlice saldırır miskleri, halka halka,
Neredeyse soluk alınamayacak denli yoğun bir koku pınarı.
Dolanıp durursun redingotunda papazsı
Çok memeli kovanların arasında, ey arıların üstadı.
Utangaç Arides
çirkin bir kadınla evlendi,
Usanmıştı kendi hayat tarzından,
Başka bir şeyi yapar gibi bunu da yapabilirim
Diye düşündü lakayt ve bezgin.
Durur karanlıkta.
Sonra maddesiz mavi
Boşalır kayalıktan ve uzaklardan.
Dişi aslanı Tanrı’nın,
Nasıl da birlikte büyüdük,
Ben ısmarladım bunu, bu temiz ağaç kutuyu
Bir sandalye gibi dört köşe ve neredeyse kaldırılmayacak kadar ağır.
Eğer içinde bu denli gürültü patırtı olmasaydı
Bir cücenin ya da dört köşe bir bebeğin tabutu
Olduğunu söyleyebilirdim.




-
Esel Arslan
Tüm YorumlarEdebiyatın böylesine ayaklara düşürüldüğü
ülkeme damla damla uzaklardan gönderdiğiniz çeviriler
biz şiir severlere gürül gürül akan ırmaklar oluyor.
Sonsuz teşekkürler,sevgi ve saygılarımla