Bayan Helen Slingsby hiç evlenmemiş halamdı,
Ve revaçta olan bir meydana yakın küçük bir evde yaşadı
Kendisine bakan dört tane hizmetkârı vardı.
İşte öldüğünde cennette sessizlik vardı
Ve sessizlik kapladı sokağın kendisinin yaşadığı tarafını.
Çekildi panjurlar ve müteahhit sildi paspasa ayaklarını –
Biliyorsun ölümün var olmadığını. Adam kadına böyle dedi.
Biliyorum, evet, diye yanıtladı kadın: ölü olduğumu şimdi.
Çekmeceye koydum ütülediğim iki gömleğini.
Özlem duyduğum tek şey küçük bir gül şimdi.
Hep bekleyen asla birini beklememiş olandan
çok daha fazla mı acı çeker?
Nerede sonlanır acaba gökkuşağı,
senin ruhunda mı yoksa ufukta mı?
Hep kırıktır fabrika camları.
Birileri savurur hep tuğla parçalarını,
Birileri fırlatır hep cürufları,
Yapar çirkin hödük hileleri hurdaları.
Hep kırıktır fabrika camları.
Gecenin midye kabuğunu yaslarsın
Kutsal kulağına, sevgili bayan.
Sevincin bu ılımlı korosunda
Hangi sestir yüreğine korku veren?
Kuzeyin boz çöllerinden gelen
Irmakların püskürmesine mi benziyordu?
Zahmetli diyorum gerçekliğe, köpek gibi, ve ben de uluyorum. Soylu adamla tayfanın arasında diyalog kurmayı, zürafayı boyamayı, akordeonları tanımlamayı, saldırı ve dirençten oluşan belimde çıplak salınıp duran ilham perimi övmeyi nasıl istemezdim ki. İşte böyle benim belim, genel olarak bedenim, tetikte ve uzun süren bir savaş, ve dinliyor böbreklerim.
Ey tanrı, ne kadar geceye alışkın kurbağa uçuşmuyor ve horlamıyor ki kırk yaşındaki gırtlaklarıyla, ve nasıl da dar ve yıldıza benzeyen eğimle kavrayıp duruyor beni ta en uçtaki noktaya dek! O İtalyan şarkıcılar, astronomi doktorları benim yerime hüngür hüngür ağlamak istiyorlar, çevrilmiş bu siyah şafakla, ta bu keskin kılıçla belirlenmiş olan yüreğe dek!
Ve sonrasında bu sıkışıklık, gecenin elementlerinden oluşan bu birlik, her şeyin ardındaki bu rica, ve bu soğuk, yıldızlarla beslenmiş besbelli.
Ağız dil vermeyen gecede
Solgun yıldızların meşaleleri
Yalazlanıp yitiyor.
Vuruyor belirsizce minberin çinisine
Gökyüzünün uzak sınırlarından ruhun ışığı,
Gecenin günah karası kubbesine.
At gözlü bir gece titrer geceleri,
su gözlü bir gecen var senin uyuyan toprakta
titreyen at gözlerinde,
sır dolu sulardan yapılı gözlerinde.
Gölge suyundan gözler,
Ey çoban, izin ver peşinden geleyim...
Yardımcın olayım, çoban çırağı olayım.
Senin gibi taşıyayım ağır bir koyun derisini
Ellerimde, taşıyacağıma ağırlıksız bir kalemi,
Eğri büğrü bir çoban asası taşıyayım.
Bana diş bileyen çoban köpeklerine söyle
Ey güzel,
kaynağın serin taşı gibi
açıyor su
köpükten geniş yıldırım ışıltısını,
işte böyle yüzündeki gülüş,
ey güzel.




-
Esel Arslan
Tüm YorumlarEdebiyatın böylesine ayaklara düşürüldüğü
ülkeme damla damla uzaklardan gönderdiğiniz çeviriler
biz şiir severlere gürül gürül akan ırmaklar oluyor.
Sonsuz teşekkürler,sevgi ve saygılarımla