Bunca kalabalığın ve gürültünün içinde,
yürüyordum.
Yürüdükçe,
önümde koridor gibi yollar açılıyordu,
kimlerin eline değdi
kimlerin ruhundaki sözleri taşırdı kağıtlara
çiviydi, taş duvarlarda
demir uçlarınla kazıdı levhaları
ey yıkık bentlerinden taşra akan hayallerim
ey eski resimlerde yıllanmış hatıralar
ey gurbet yollarında yağı biten kandillerim
damla damla aydınlatıyorsunuz şimdi hazin yüzlü geceleri
başı dik yükselirken birer birer
izzetin şanlı destanı yazılacak
şehit edilen çocukların kanları üzerine
hayat kısır döngülerle çevrili
çocukların oyuncaklarını parçalayacak kadar gaddar
hiçliğin gölgesini giydiren asker hikayeleri yalandır hep
yollarını kaybeden çolpanların
şemdinli de geceleri arayan sayeler de yalan
yalandır rüzgarın buğulu yelelerinde
dünya gurbetinin sessiz çığlığı benim
sınana sınana fırtınaya tutulmuş kalbe
dünya ötesi bir bakış tesellisiyim
kaç kalbe kan diye damladı hayalim
kaç ayrılığın ateşine köz düşürdü terk edilmişliğim
bir ekim sabahı rüzgarı vuruyor yüzüme
şubat ayazlarının girdabındayım
sanki kuzey gibi soğuk
üşümekteyim
üç- dört belki de yedinci mührü yemiş
çuha çiçekleri saklı içimde
bir garip dünyadır şehir
garip olan yağmurdur
garip olan sudur
oysa suyun dili vardır
çatır çatır taşları yarar
döndürür çarkı buğdaylar un olur
Ayaküstü yaşanıyor hayatlar.
Dostluklar ayaküstü başlıyor,
ayaküstü dile dökülüyor sevdalar.
Sözcükler yarım,
yokluğunu bile fark etmeyecek kadar yoksulluk içindeler
var olma arzusunu dillendiremeyecek kadar çaresizler
sözün yanağına koyacak bir kulakları yok
kulak kesilecekleri tanıdık bir ses yok
tesellisiz
isimsiz




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!