Aynadaki gölgen
Alaca karanlık çökerken şehre,
Camda titreyen ışık gibi düştün yüreğime.
Aynaya vuran bir gölgeydin önce,
Sonra dönüp baktım…
Aynı Gökyüzü Altında
İhsan Yılmaz
Seninle birlikte aynı gökyüzüne bakmak istiyorum,
Bulutların arasından sızan ışığı
Bana Sevmeyi Anlat Ustam
İhsan Yılmaz
Bana sevmeyi anlat be ustam,
Yüreğim kör, elim titrek, yolum dar.
Bana Sevmeyi Anlat Ustam
Bana sevmeyi anlat be ustam,
Yüreğim kör, elim titrek, yolum dar.
Bir çift göz için yandım,
Ama hâlâ çözemedim şu sevdayı…
Bayram Sofrası
İhsan Yılmaz
Bayram geldi, hüzün çöktü,
Ne muhabbet var ne de söz büküldü.
“Beklemekten Yorulan Kalp”
İhsan Yılmaz
Ne bir yağmur dindirdi içimdeki yangını
Ne de geceler unutturdu adını
Ben, artık BİR ACAYİP ADAMIM…
Bir veda havası tadındaydı aşkımız kah dargın kah barışık. Çocuksu, masumca düşlerle süslüydü. Acılara tutunmamak için çırpınan yüreklerimizle sıvamıştık geleceğimizi. Birbirimize ayrılığın hediyesini vermemek için Anka kuşu misali her defasında başkaldırıyorduk kenar mahallenin kenara itilmiş fabrika bacalarından tüten kirli saldırılarına. Aylardan Eylüldü, Günlerden Çarşamba. Eylüle isyan gibi dilimizde Koçero Destanı ve Metrisin önünde halaya durduğumuz o mahşeri kalabalıkta, zılgıtları çekerken haramilerin saldırısına uğradığımız an. Oysa doğum günümdü o gün ve an geliyordu adım adım. Birazdan kuduracaktı deniz; ayaklarımızı yırtarcasına batan o midyeli ada sahillerinde. Martılar çıldırmışçasına ağladıkça, kabarıyordu dalgalar. Başımız beladaydı, kaçıyorduk ve sadece üç kişi kalmıştık, cigara yakmak için karıştırdığımız ateşin başında. Bunlar yetmezmiş gibi cüzdanında adresim de bulunmuştu… Annesini kaybetmiş bir çocuk gibi tünerken ateşin başında, sanki bir veda havası esiyordu dağlara doğru. Mücadelemiz vardı oysa. Yorgunduk. Demokrattık bu yolda ve bu mücadelede… Yollarına baka baka bekliyorduk turuncu gemileri. Sevgi duvarı örüyorduk bazıları yanmasın diye. Özgürdük ikimiz, çünkü acı çekiyorduk. Sen tezgahtar Nebahat; ben ise Bahtiyardım, newroz ateşinde atlarken. İyimser güllerden taçlar yapardım başına ve her defasında bir Diyarbekir türküsüyle karşılardım seni. Dört duvarlar arasında geçmiyor günleri söylerken, dosta düşmana karşı hep çalardı uzamış sakalı ve titreyen elleri ile kod adlı diğer Bahtiyar. Hani sen hep kendince mırıldanırdın ya o türküyü. İşte biz yaşadık onu yazarken. Sen hasretimden prangalar eskitirken, beni bu dert verem etmek üzereydi sevgili. Halkların kardeşliği adına, hani benim gençliğim nerde diye aramak için birazdan içerden çıkacak adamı bekliyorduk. Karar vermek zordu. Kalsın benim davam demek daha da zordu. Hele kardelenler açınca karlı dağlarda. Ve işte o an katlime ferman yazılırdı bir yerlerde. Yollarına baka baka yüreğim kanıyordu. Yakarım geceleri dediğin gündü yangın gecesi. İnan ölüm bile üşüyordu. Bir özgür çağrıydı ölüm dörtlüğünden. Karamsar bir güldüm. Sürgün acısı vardı içimde. Sen yoksun yanımda ve odam kireç bile tutmuyordu artık. Sorgucular rıhtımda beni bekler. Sabır kalmadı. Tutuşur dizelerim. Suphi'de yok artık biliyor musun? Bir sahil kasabasında aldılar onu. Hoşça kal gözüm derken, sana selam söylüyordu kan kırmızı gözleriyle.
İhanet zincirini tutan utansın. Artık gururla bakıyorum dünyaya. Zira ben doruklara sevdalandım. Ve dağlarda ölmek isterim sevgili.
BENDE KALSIN!
Zorunlu gidişin dondurdu düşlerimi;
Çekilmez oldu yokluğun.
Acı yüklü kar- beyaz gülüşünle,
Hasret dolu aşklarımı taşıdın yüreğime.
Ben Deliyim
Ben deliyim,
aklım kalbime fazla yakın.
Bu yüzden her mantıklı cümlem
yaralı bir yerden başlar.
Beni Anlamadın
Ben giderken seni de götürürüm demiştim,
Ama sen sustun, inanmadın.
Kalbimi boş bir odada yankıya bıraktın,
Çaresizliğimle baş başa kaldım.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!