İnsan bir şeyi yaşayıp giderken ardından yaşadıklarını yorumlayabilmeli. Yaşamı yorumlayacak zamanı kendinde bulmalı. Başka bir deyişle o zamanı yaratmalı, insan kendiyle yüzleşmeli. Nerede ne yaptığını, nasıl davrandığını, kime ne kadar değer verdiğini, verdiği değerin aslında hak edilip edilmediğini, davranışlarından sonra kendisine getirilerini yorumlamalı. İnsan hayatı ancak yorumlandıkça olgunlaşabilir. Hayat sadece yaşamaktan ibaret değildir. Yaşarken hayatını, değer katmak gerekir ya yaşamına ya da geride bıraktığın eserine. Boşuna yaşamak değildir hayat. Hayatı dolu dolu yaşamak deyiminin hakkını vermektir. Sadece eğlenmek ya da nefessiz çalışmakta değildir dolu dolu yaşamak. Her şeyi sığdırmalıdır insan; konuk olduğu bu dünyadaki misafirlik sürecine. Aşkı da dolu dolu yaşamalı, ıstırabı da dolu dolu çekmektir insanı olgunlaştıran. Hataları kabul etmektir olgun olmak. Özür dilemesini de bilecek affetmesini de öğreneceksinizdir bu olgunlukla. Budur zaten sizi diğer insanlardan farklı kılan. Kin kavramını silmektir lügatinden. Öfke hâkim olmayacaktır o zaman derinden bakan gözlerinize. Sevgiyi öğreneceksinizdir. Acısa da sevmeyi öğreneceksinizdir. Ve başınız dik, mağrur bir gururla söyleyebileceksiniz o zaman ‘’ Ben acı çekerek de sevmeyi bilirim ‘’ diyeceksiniz. Hayatın önemli işlerinden biri de yorumdur aslında. Kendini bilmek ancak yaşamını yorumlamakla mümkündür. Durup geriye bakmalı yaşadıklarından ders çıkarmalıdır insan. Yüzleştiğin zaman kendinle, yorumladığın zaman yaşamını bırakmayacaksın sende kalanları. Tutacaksın sıkı sıkı elinden sende kalmasını istediklerini.
Huban Asena Özkan
Bazen yorgun buluyorum bedenimi
Çok çalışmaktan değil bu biliyorum
Sensizlikten yorgun bedenim
Hükmedemiyorum kendime
Sonra yığılıyorum olduğum yere
Bir ben olsun, bir de benden öte sen
Yuvarlak yüzün ayın on dördü,
Tenin beyaz, karın ilk düştüğü gece,
Gözlerin ise dibi görünmez bir göl…
Mezar taşlarına yaslanmış gölgeler soruyor:
"Affedilmek, bir borcun ödenmesi mi?
Yoksa dirilerin vicdanını yıkayan bir sabun mu?"
Ben, toprağa değil,
Bir kız çocuğuyum ben,
Bağırdığım şeyler ise,
İçimdeki Lunaparktan gelen çocuk sesleri,
Oyun oynayan çocuklar bağırıyor.
Öyle bir Lunapark ki, dünyanın en güzel yeri
Hayal et şimdi,
Üzüldüğüm zaman, içime attığım her şey bir tuğla gibi
Düşüyor şehrin sokaklarına
Kaslarım geriliyor, damarlarımda daralan nehirler
Ve canım acıyor, diyorum, canım acıyor
Hiç keyfim yok
Söylesem yalan olur, gülümseyişim
Bir nehrin donmuş yüzünde çatlayan buz.
İyiyim dediğim her an,
Perdeleri çektim, güneşi kovdum,
Duvarlarımda biriken sessizliği dinliyorum.
Bu çocukça bir küsme değil
İçimdeki şehir, dışarıdakinden beter yıkıldı.
Kaldırım taşlarına sızan kan değil,
Yıllarca susturulmuş sözler
Bir mendil gibi katladım içimi, her köşesinde bir isim kaldı
Ve o isimler ki paslanmış bir çekmecede saklı
Tıpkı çocukken toprağa gömdüğümüz oyuncaklar gibi
Unutulmuş ama hâlâ soluyor.
Darılmak lazım bazen
İçimde büyür kırmızı karanfiller
Susarken suladığım, ağlarken budadığım…
Her biri;
Söylenmemiş bir sözün kabuğunu yırtarak filizlenen,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!