Ben, zamanın nabzını avucunda tutan eski bir saat sarkacı,
ne kralların fermanını dinledim
ne de cellatların bilediği çeliği.
Sessizlik,
büyük ve sabırlı bir taş gibi oturuyor odanın ortasında.
Ne bir kapı gıcırtısı
ne bir çocuğun uzak çığlığı
ne de rüzgârın uğultusu eski panjurlarda.
Kendi Kıyısında Duran İnsan.
Deniz çekiliyor, geriye sadece tuzlu bir yalnızlık kalıyor,
İnsan kendi kıyısında bir yabancı gibi izliyor köpükleri.
Neydi bizi bu uçsuz bucaksız boşluğa fırlatan itki?
Gönül kapısını sana, sonuna dek açmıştım,
Bu sevdayla kalbime, bir hançer gibi vurdum.
Ben her şeyi bir yana, bırakarak kaçmıştım,
Hayallerden kendime, bir darağacı kurdum.
Yıkık bir saltanat kaldı içimde,
Tahtında anılar, tacı elemden.
Bir fırtına koptu sevda gecemde,
Geçtim o zehirli, tatlı kelamdan.
Sürgününde yorgun düştü bu beden;
Onlar giyer, yeşil başlar
Çatar durur, kara kaşlar
Sözü zehir, dilde taşlar
Aşkım Hak'tır, kime ne ki?
Kintsugi...
Ben,
acemi bir ustanın elinden çıkmış, sade bir kaseydim,
tek rengin ve pürüzsüzlüğün sükunetinde.
Zaman,
parmaklarımın arasından sızan ince bir kum değil,
içimde birikmiş,
kristalize olmuş bir göl.
Her hareketimde çatırdıyor.
Kırık Pusula..
Yosun tutmuş kuyuların dibinde aradım seni,
sessizliğin çığlık attığı o en karanlık demlerde.
Hiçbir ayrılık, iki kişiyle başlamazmış meğer,
senden kalan o derin boşluğu kucakladım sadece, çaresizce.
Kırık Terazi..
Gökte yıldızlar küskün, ay ışığı soluk,
Suskun dudaklarda donmuş eski bir soluk.
Yüreklerde kor bir acı, her bakış donuk,
Bir feryat yükselir, kimsesiz, boynu buruk.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!