Gözlerin namlu degil
Gözlerin nemli...
Biraz zaman ağladık yaşama
Nasıl da tutunmuştuk suyun kanayan tehlikesiz
Ve kâğıttan yapılma apaydınlık saçlarına
Ben
Kuş kanadında kafes
Evhamı sadrında bir anne evladı
arzda mavi bir şilte gibiyim
Ercandan iki kelime borc almadım zeynep
alsaydım iyiydi, dişe dokunurdu beleş
zira kelimesi varsa bir ağzın
başka bir ağza
ağız...
buraya uygun bir balık bulamıyoum
Yalvarmaktan başka kuş olmayınca kırılmaya
Göğsümü kapatmaktan çekiniyorum
Dalgıçlarca çoğalan bulunma
Bazı sabahların yorganından dağılan dehşet
Ne hikmetse inatçı bir uçurum dünya
Ne hikmetse inatçı bir uçurum
Krem rengi perdeler çekildi geceye
Pürüzsüz bir ışığın gölgesine iliştirildi safran yıldızları
Bine bin katarak ilerlerken hüzün
Mezatsızdı huzur
Dokundukça eksiliyordu…
Bizi üzdüler. Bizi bi anne gibi üzdüler, Yeni yetme bir çocuk gibi üzdüler.....
Yıldızların ölü olduğunu bildiğimiz günden beri, güzelliğin bizi beş pâre ettiğinden beri, savaşlara gücümüz yetmediği , savaşmaya her türlü güç yetirdiğimizden beri üzdüler...
gözgöze gelmenin sevgiliyi yok ettiğinden, bir hatıratın nefesimizi tutup Kalbimizi güldürdüğünden beri bizi, yarılı bir elma gibi üzdüler. Bir binanın temelindeki yalnızlık gibi, bir kuyunun bilinmeyen dört köşe efkarı gibi, ağzında çocuk barınmayan şeker, kucak görmemiş bir tenin ipeği gibi üzdüler.. yavrusunu insanın merhametine bırakan tavuk ve dahi bir öküzün keşfindeki hayranlığını karşılayamayan tren gibi, suyun boğazına takılan kuyu gibi, pasını tutmayan yorgun bir demir gibi üzdüler ve dahi bizi, gögsümüzde inip kalkan heves ile vurdular. .
O aptal kıyametin kollarında
Rahat ve güvende uyuyanlar
Şer gecelerde şarikada mesela
Çarelerden çare beğenirken
Korkunç bir mutluluğa tutulan yarın
Yarın ve tekrarlamak
Biz sizinle aysız bir mecrada acı üzerine sevişmek isteriz dedi çatı katı. Oysa sabah, ışığını bağrının kör noktasına kadar ulaştırmıştı…
Bir sakinliğin giriftarı olmak değildi sana iştiyakım… Bir kaybolmanın, yüksekte bir saklanmanın… İçinden geçen karanlığın bir kuytusunda kuyu içre kuyu olmanın…
Işığı emen her ulaşılmaz gibi bir beklenti görünmek… fark edilmek bir saklanmanın su boğan havuzunda… Pazar gününden kurtulmak istercesine fakat bir pazartesi telaşına düşmeden…
Belagat sahibi bir çirkin, bağışlama töreninde, ahenk cehennemini sunduktan sonra doğmak bir cezim harekesi gibi bağlılık gerektirmeseydi yaşamayı bu kadar sevmeyeceğim dedi. Akabinde Cebrailin çantasında son bir vahiy kalmış mıdır diye düşündü....
Celî bir kaderi olmadığını biliyordu. en azından inandığı öyleydi. Ellerinde şişman bir ayet tutmayalı uzun zaman olmuştu. Tüm işaretler, tüm belirgin ekmek kırıntıları gaibliğin ashabı gibi olmuşlardı... sevildiğine inansa, onun gözlerini beğendiği kadar sevildiğine inansa kendini kendine isnad edecekti... namahrem bir ravi gibi kalbini dinledi kendisi hakkında.. muhkem bir öğüt varsa o da işmam bir materyaldi...
İyi ki doğdum dedi dudaklarını iki kere büzerek, doğmuşum ki bu hadr bir yaşam, hafi bir kalp, sevmede ihtilas, ve ölmeye insicam....
Seni isterdim tren gitmez en ücra yere
toprak felsefeye konumlanmış olurdu
bir süzülmek tuttururdum gömleğin illetine
adresini bilen râhi kokular gibi...




-
Ubeyd Niyazi Kılıç
Tüm YorumlarEy sesine kuşların tünediği
Elvedaya binecek son ürperti... Çok İyi Çok Çok İyiii