Belagat sahibi bir çirkin, bağışlama töreninde, ahenk cehennemini sunduktan sonra doğmak bir cezim harekesi gibi bağlılık gerektirmeseydi yaşamayı bu kadar sevmeyeceğim dedi. Akabinde Cebrailin çantasında son bir vahiy kalmış mıdır diye düşündü....
Celî bir kaderi olmadığını biliyordu. en azından inandığı öyleydi. Ellerinde şişman bir ayet tutmayalı uzun zaman olmuştu. Tüm işaretler, tüm belirgin ekmek kırıntıları gaibliğin ashabı gibi olmuşlardı... sevildiğine inansa, onun gözlerini beğendiği kadar sevildiğine inansa kendini kendine isnad edecekti... namahrem bir ravi gibi kalbini dinledi kendisi hakkında.. muhkem bir öğüt varsa o da işmam bir materyaldi...
İyi ki doğdum dedi dudaklarını iki kere büzerek, doğmuşum ki bu hadr bir yaşam, hafi bir kalp, sevmede ihtilas, ve ölmeye insicam....
Seni isterdim tren gitmez en ücra yere
toprak felsefeye konumlanmış olurdu
bir süzülmek tuttururdum gömleğin illetine
adresini bilen râhi kokular gibi...
yaşam...
geçitini zora kaptıran bir hendek
her avcı katline aç bir hayvan gibi
uçurumun başında değerlenen piyasa ve
ayrılığın o küçük hüzünlü mucizesi....
Ben edebiyattan anlamam… Peş peşe ne 5 şair sayabilirim ne durup düşünmeden 5 kitap…
Edebiyattan anlamam yaptığım bu değil.. Doğduğum bu… Fıtratımı dışlamamak için alıp beni buraya koydular. Daha namuslu, daha ahlaklı dışlamak için alıp buraya attılar… Edebiyat benim, ben edebiyattan anlamam…
Bu taşlık benim yolumsa bir tercih ve çaba değildir ve iyi olmak için gayret diye bir şey yoktur olmuşluğa…
Benim ellerim bunlar, kalem diye yontulmadılar. İşte şu benim acz kalbim, bir kitaptan oyulmadı, kimseye yazmadılar…
Bizi üzdüler. Bizi bi anne gibi üzdüler, Yeni yetme bir çocuk gibi üzdüler.....
Yıldızların ölü olduğunu bildiğimiz günden beri, güzelliğin bizi beş pâre ettiğinden beri, savaşlara gücümüz yetmediği , savaşmaya her türlü güç yetirdiğimizden beri üzdüler...
gözgöze gelmenin sevgiliyi yok ettiğinden, bir hatıratın nefesimizi tutup Kalbimizi güldürdüğünden beri bizi, yarılı bir elma gibi üzdüler. Bir binanın temelindeki yalnızlık gibi, bir kuyunun bilinmeyen dört köşe efkarı gibi, ağzında çocuk barınmayan şeker, kucak görmemiş bir tenin ipeği gibi üzdüler.. yavrusunu insanın merhametine bırakan tavuk ve dahi bir öküzün keşfindeki hayranlığını karşılayamayan tren gibi, suyun boğazına takılan kuyu gibi, pasını tutmayan yorgun bir demir gibi üzdüler ve dahi bizi, gögsümüzde inip kalkan heves ile vurdular. .
O aptal kıyametin kollarında
Rahat ve güvende uyuyanlar
Şer gecelerde şarikada mesela
Çarelerden çare beğenirken
Korkunç bir mutluluğa tutulan yarın
Yarın ve tekrarlamak
sonra baykuşla konuşuyordu adam, dudakları sımsıkı kilitli
adam baykuşla papyonuyla konuşuyordu
dinliyordu baykuş dalına konduğu adamı
bir felsefeyle birlikte kaçmıştı hayalindeki kadını
ağlarken kazanın karasından bir şehir çıkmıştı
istanbulun trafiğinden davutpaşanın sorumlu olmayışı
ilkelliğimizde
zamanın akışı kıvranır ya
kendilerini denizden gören kuşlar
sancılanan bir dalgadır artık




-
Ubeyd Niyazi Kılıç
Tüm YorumlarEy sesine kuşların tünediği
Elvedaya binecek son ürperti... Çok İyi Çok Çok İyiii