Göz kamaştıran bir küre, güneşin minyatürü,
Dallarda asılı bir tutam portakal,
İçinde saklı bir evrenin sırrı,
Turuncu, ateşin ve toprağın harmanı.
Kabuğunda rüzgârın izleri,
Ben sana erdemi anlatmam, prens,
çünkü erdem çoğu zaman geç kalır.
Kapılar kapanırken, şehir uykuya dalmışken
iktidar uyanık kalır.
Bir taht, düşünceyle kurulmaz.
Kurulsa pazarın hiçe gidersin,
Sen zâtını âlemde cevher mi sandın.
Nice gümân beslersin fânî bu tende,
Bir nefeslik canı bâkî mi sandın.
Şehir konuşur
ama kelimeler kirlenmiştir
meydanlar doludur
ama anlam boşalmıştır
birileri yönetir
Akşam iner dairelerin paslı yüzüne
Floresan bir hüzün titrer evrak üstünde
Toz, evrakın gölgesine çöker ağır ağır
Zaman, mühür kokar burada; kirli ve sağır
Koridorlar uzar, bir yalan gibi sessiz
Kalabalık susar, tekil içinden konuşur,
İman bir sıçrayış, akıl eşiğinde durur,
Kaygı, özgürlüğün derin yankısıdır,
Hakikat özneye bükülür, varoluşta kurulur.
Bir sabah gözümü açtım,
Gün doğmuş, dünya yerinde.
Bir nefes verdin göğsüme,
Şükür kaldı dillerimde.
Çok kapıya vardım yorgun,
Adı konmamış bir sabahın içinden geçiyoruz,
güneş doğuyor ama ışık utanıyor.
Gazze’de bir kapı kırılıyor,
ardından bir isim düşüyor yere—
henüz büyümemiş bir çocuk ismi.
Abam,
Retinaya düşen ilk ışık gibi geldin memlekete,
Manavgat’ın tuzlu rüzgârıydı sesin.
Bir göz doktoru titizliğiyle
Veysel’in cebinde bir dünya titreşir;
Her arama, küçük bir
kıyametin provası
Telefonu çaldığında kalbi değil,
Amigdalası açar ilk kapıyı.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!