Ederi Kadar Şiiri - Eyüp Oflaz 2

Eyüp Oflaz 2
27

ŞİİR


4

TAKİPÇİ

Ederi Kadar

Pazarlık masasında unutulmuş
bir çocukluk gibi kaldı her şey.

Sofranda bal varken
yollarını aşındıran o süvari alayı,
tuz bitince
kapıyı içeriden kilitlemeyi öğreniyor.

Doğruymuş;
ölü senin değilse helvası tatlı gelirmiş.
Çünkü başkasının yangınıyla ısınır
ruhu üşümüş olanlar.

Canım dediklerin vardı ya,
canını alıp heybesine dolduranlar…
Çıkarın bittiği yer,
meğer o maskeli balonun çıkış kapısıymış.

Bir çırpıda silerler;
adını, anını, hatıranı…
Sanki hiç dokunmamışsın gibi hayatlarına,
sanki hiç yarasını üflememişsin gibi
avuçlarınla.

Herkes kendi uçurumunun kenarında
bir başkasını iterken,
sana koşarlar nefes nefese;
“Yandım!” diye bağırarak.

Sen göğsünü siper edersin o fırtınaya,
onlar güneş açınca
senin gölgeni bile çok görürler toprağa.

Neşet Baba’nın “Yalan Dünya”sı
aslında bir aynaymış.
Baktıkça sırları döktüren,
baktıkça maskeleri düşüren
eski bir hakikat…

Ben bu koca vefasızlığın
boğazına sarılırım da,
yine de gözlerim
eski, samimi bir “eyvallah” arar.

İşte orası,
iyi niyetin,
yolun sonuna geldiği yerdir.

Koynumda büyüttüğüm
bu hayal kırıklıklarıyla,
şimdi hangi kalabalığın içine sızıp
“insan” arayayım?

Eksiltemezler beni
bu sahte gidişlerle, biliyorum.
Ben zaten
başkalarının boşluklarını doldururken azaldım.

Ama yine de…

Şu yalanın tam ortasında,
yüzüme gülen
o yabancı tanıdıklara bakıp
kendi sessizliğime çekiliyorum.

Çünkü öğrendim;
herkes ederi kadar kalıyor hayatımızda.

Ve benim soframda artık
sadece
kendi yalnızlığımın tadı var.

Eyüp Oflaz 2
Kayıt Tarihi : 1.06.2026 21:30:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Hikayesi:


Kasabanın en dik yokuşunun bitiminde, eski kerpiç bir evin gölgesinde oturuyordu adam. Önündeki tahta masada sadece bir demlik çay, bir de yıllardır yalnızlığını paylaştığı o eski radyo vardı. Radyoda tam da o tanıdık avaz dönüyordu: "Sen beni gönlümce mutlu mu sandın, ömrümü boş yere çalan dünyada..." Adam gülümsedi. Acı bir tebessümdü bu. Çok değil, daha birkaç yıl öncesine kadar şehirdeki konağının masasının etrafında oturacak yer bulunmazdı. Ocağı hep tüter, kapısı hiç kapanmazdı. Kimin başı sıkışsa, kimin ruhu dara düşse nefes nefese o konağın kapısına dayanır, "Yandım!" diye feryat ederdi. O ise göğsünü siper ederdi o fırtınalara; elinde ne varsa bölüşür, başkalarının hayatındaki o uçurumlara köprü olurdu. Sonra bir gün, rüzgâr tersine döndü. Adamın da sofrasında tuz bitti. O gün anladı gerçeği. O her gün kapısını aşındıran süvari alayı, tuzun bittiğini duydukları an kapılarını içeriden kilitlemeyi öğrenmişlerdi. Bir çırpıda silmişlerdi adını, anını, hatırasını... Sanki hiç dokunmamış gibi hayatlarına, sanki o adam onların yarasına merhem olmamış gibi bir gecede yabancı oluvermişlerdi. O kış bir cenaze kalktı. Civarın en zenginlerinden, en nüfuzlularından birinin cenazesiydi. Herkes oradaydı, cami avlusu hıncahınç doluydu. Dağıtılan helvayı iştahla yiyenleri, tabutun arkasından sahte gözyaşı dökenleri izledi adam uzaktan. Kulaklarına o eski, bilge fısıltı çalındı: "Doğruymuş... Ölü senin değilse helvası tatlı gelirmiş." Çünkü oradaki kalabalığın derdi acıyı paylaşmak değil, başkasının yangınıyla ruhlarını ısıtmaktı. Adam masadaki çayından bir yudum aldı. Gözü, evinin duvarındaki eski, sırrı dökülmüş aynaya kaydı. Neşet Baba haklıydı; bu dünya aslında bir aynaydı. Ama öyle süslü vitrin aynalarından değil; baktıkça insanı kendisiyle yüzleştiren, baktıkça o sahte dostların yüzündeki maskeleri tek tek döktüren eski bir hakikat aynası... Yokuşun aşağısında, bir zamanlar "canım" deyip canını heybesine dolduranlardan birini gördü. Göz göze geldiler. Karşıdaki adam gözlerini kaçırdı, başını öne eğip hızla uzaklaştı. Adam arkasından bağırmadı, sitem etmedi, boğazına sarılmadı bu vefasızlığın. Sadece içinden, o her şeyin bittiği yere, o iyi niyetin yolun sonuna geldiği o tenha köşeye doğru mırıldandı: "Eksiltemezsiniz beni bu sahte gidişlerle... Ben zaten başkalarının boşluklarını doldururken azaldım." Ceketini omuzlarına doğru çekti. Hava serinliyordu ama içi rahattı. Öğrenmişti artık; herkes ederi kadar kalıyordu insanların hayatlarında. Masasındaki bardağı eline aldı, gökyüzüne doğru kaldırdı. Sofra belki tenhaydı, kalabalıklar dağılmıştı ama artık o masada yalan yoktu. Sadece kendi yalnızlığının, o mağrur ve asil sessizliğinin tadı vardı.

Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!