Bir yıldız düştü gökten, Nihal'in göğsüne,
Sinesi bir ateş oldu, yandı kül olmadan.
Dedim: "Bu nasıl sırdır, ten mi yoksa can mı?"
Dedi: "İkisi de değil, ikisinin arası."
Elif gibi doğruldu gece yarısında,
I
Gece yarısı uyandım bir ses vardı
Ses değil yaralı bir nefes vardı
Karanlıkta parlayan bir ten vardı
Ten değil, yandığım bir ateş vardı
Nihal’im: Gücün ve Aşkın Dansı
Nihal’im,
Seninle aşk, basit bir tutku değil;
Bir gölün derinliklerinde yankılanan ışık gibi,
Bireyin kendi gölgesine meydan okuması…
Bir ateş düştü Nihal, can tende gizli bir yer,
Bir yel esti ki âlemler döner şimdi bende.
Ben kendime bir iç oldum, bir derin, karanlık deniz,
Sen ise bir meltem olup, esersin rü’yâmın her yerinde.
Nihal’im, aşk bir yangın ruhumun tam orta yerinde,
Küllerinden doğarım her seher, aynı biçimde.
Ben ki sözle örülmüş bir harabe, bir dîvâne,
Sen gülersin, cihan durur, sâkî olursun vuslat şarabıma.
Ey Nihal-i ruhumun gizli bahçesi,
Sende yandı bu içten kurulan sevda;
Sen ki alevler söylersin biçimden, giysiden,
Ben sözümü söylemeden anlarsın seçimden.
Ey Nihal,
Bak bu aynalar ne söyler sana:
Gördüğün “eş” değil, kendi nakışın.
Her parçalanış, her kırık yansı
Hakikat denizine bir adım daha…
O beyaz duvak, bir vuslat değil mi?
Nihal’im, seninle sevişmek bir nehrin duasıdır,
Sularında çözülür katı zaman, erir sınır.
Tenimde gezinen her nefesin, bir ilahi satır,
Kıyameti iki bedende tek bir an'a sığdırmak.
Ey Nihal, bir kanat vuruşu bu kalbin
Ayrılık denen tılsımla yarıldı derin.
Ben sessizliğin kuyusunda bir naaş gibi
Sen, ananın çağıran rüzgârına dönersin.
Nihâl, bu yalnızlık düş değil hakikat;
Aşk, içimde işlenmiş bir sır, suç değil.
Daha ben varmadan o “sen” dediğin şehre,
Dönüşün hiç değil, hep gidişe gebe.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!