Dünün saban bilgi ve teknolojilerini üreten sosyo toplumsa olgunlaşma ve büyümüşlüğü; o gün insanının da sabanı kullana bilme büyüme ve olgunluğunu ortaya koymuştu. Dün üzerine bugünün büyümüş ve olgunlaşmış sosyo-toplumu içinde; saban kullanmayı bilmeyişle, traktör kullanmanın büyüme ve olgunluğu var, insanın üzerinde.
Kişisi kesikli olgunlaşma ve büyüme süreci, kendi yapısı içinde; kendi yaşantılılarıyla da nicelime uğrayan, kişi boyutlu salınımdırlar. Bu salınım esneklikler, daha öncenin üzerine oluşla; yeni şartlarda ortaya koyulan gelişme ve olgunlaşmadırlar.
Bir kişi 8 yaşla 20 yaş aralığında, çizgi roman okuyup, bırakan; bir büyüme ve duygusal olgunlaşmalı kişi olabilir. Eğer kişi başkaca bir özneci gelişmelerin değişim ve tutumu içinde değilse, bu kişinin fiziki büyümesi, duygusal gelişmesi ile aynı olmamakla; aksamalar yapar. Aksayan duygu çevreye özneci bağlamda uyumsuzluklar gösterebilecektir.
2-] Parlamenter sistem örgütlü yapılanmanın, sınıflı toplumdan bu yanaki süreci içinde, kendi evrimiyle ortaya konulan bir tabu süreçtir. Değilse doğa üstü güçler ikameli, ezotik kutsaldı olan sosyal seçilimdi basınç olmuş olmanın, süreççe meşrulaştırması değildir.
Ne kadarını alır bilinmez ama parlamenter sistem gücünü, referansını ve oto kontrolünü, kendi düzeltmesini; halkın durumlara bakışı doğrultusunda alır. Aslında bu oluşmanın kökü, yatırımcıları dışlar gibidir. Çünkü teşebbüsçü nezaketen halktanım derse de; yatırımcı kendisini pek halk (köle) olarak görmez. Bu nedenle yönetimler ilk başlarda, ezoterik kutsal kılınışın istikametinde idi. Çok sonraki gelişmeleriyle; sınıfsal mücadele tarihinin işi olmaktan da hiç kurtulmamıştırlar.
Bu yüzdendir ki tarih boyunca ezen ezilen ikiliği yönetimlerde de ayrı ayrı baş oynamışlardır. Çünkü ezen ve ezilenler uzlaşmaz bir karşıtlık oluştururlar. Oysa üretim hayatı içinde, yatırımcı ve emek gücü ayrışması bağlamı, şu haliyle birlikte girişir olduklarında. İki durumun girişmesi çağdaş gönenci ortaya koyarlar.
Bre insan, bilinmez misin?
Hafızalarda silinmez misin?
Çıyanı nefretle ezersin de
Bülbülü hisle dinler gezersin
Saden soda, karmaşığın suya tirittir.
Ayrılığın tez mi olur ki,
Kavuşulması dört gözle olsun?
Yaşanılanlar pinhan mıydı da,
Anımsanmalar, neşe bulsun?
Yel üfürmüş, sel kapmıştı
Baktığınız zaman büyü, birisine istemeyeceği bir kötülüğü uzaktan etki ile yapmaktır. Ya da büyü; görünmeyen etkiler yolu ile birisine veya birilerine tesir etmektir. Birisine ecza gibi karışımlarla veya okunmuş üfürülmüş yiyecek, içecek gibi şeylerle, yine birisine ya da birilerine nüfuz etme işi büyüdür. Bunu yapan kişiye de büyücü denir.
Yine kimi kez baktığınız zaman da isteyerek yapılan bir tesir ettirme, bir yitik aratma; bir geleceğe baktırma; bir geçmişte olmuş bitmiş şeyleri açıklığa kavuşturma vs. gibi şeyleri yine uzaktan etkilerle, haber ve bilgisini alıp bunları bildiren, bunları gösteren etkilerle, bunları ortaya koydurma işidir büyü.
Acaba büyü ve büyücülük te, baştan beri bu böyle mi ortaya konmuştu? İnsanlar erken dönem içinde de, birisine kötülük yapmak için mi tasarlayarak büyücülüğü ihdas etmişlerdi? Ya da söz gelimi birinin başını bağlatıp, onunla evlenmek; yine ona şirinlik büyüsüyle gözbağı yaptırıp, evlenmek saikleri ile mi bu insanlar büyücülerini uğraştırıyorlardı?
Şimdinin insanları çelişik duygular içindeyse de pek çok çelişkileri tarihsellik içinde sınıflanıp, kurallaşıp; bilinir, kullanılır iradeye dönüşmüştür. Erken dönem insan çelişkilerinin pek çoğu şimdiki insanlar için bilinir, nesnel kurallardır. Eski insan ataları, eski insan için hem kendileri dışında bir mana güçtü. Hem de kendisiyle bir bütünmüş, kendileriymiş gibi sanmanın toptan davranışı içindeydiler.
Yani erken dönem insanları, duygularıyla devinen duygularına kapılan insanlardı. İnsanların edindiği tutumlar nesnel nedensellikler olmayıp; daha çok kendi hislerini tutum edinmiştiler. Duyguca etkisi altında oldukları yaygın mana güçlerini, bu duygularıyla bağıntıladılar. Bu gibi bağıntılımalar erken dönem insanlarımızın mantıkilikleri ve akılcılıkları olmuştu.
Animizm mantıklı insan, bu duygu ve duygudaşlıklarını, atalara bağ etmenin alan zeminiyle tutumlaştılar. Günün içinde yeni yeni yaşantılaştığı diğer şeyleri de bu animizdi olan alanın içine ilişkilediler. Erken dönem insanlarımız, yamyamlıklarını da animizm içinde kullandılar. Animizmdi anlamalar; insanlarımızın duygularıyla, deneyimleri ve yamyamlıklarıyla yaşantılı kılınmanın üçlü kesişen bileşkesi olan her bir durumlarıyla da zenginleştiriliyordu.
Torunlar bu gibi bağ ve bağıntının büyüsel anlanmasıyla, vefa duygularını içselleştirmişlerdi. Bu içselleştirme torunlardan atalara doğru mana algılı yepyeni vefayi duyguya dönüşüyordu. Bu yüzden totem torun, atalarından; geleceğin bilgisini de büyücüleri eliyle istiyordular.
Burada kutsallık ve geleceği bilme konusuna izninizle bir parantez açayım. Kutsal olan, atalar yaşantılımı oluşla, atalara dek deneyim, bilgi, kural olmuş tüm koruyuculukların; totemdik toruna geçmesidir. Doğa karşısındaki yalnızlıklar içindeki torunlar bu yol haritasına can simidi gibi sığındılar. Güvenli olan bu sığınmacı izleklerin torunda uyandırdığı duygular vardı. Hissin ve hissin büyüsel etkilerle totemi torunda oluşan minnetler toplamı, kişilerimizin kutsallık algılarıydı.
Sosyal yapı ölüm- doğum ve doğanların büyümeleri olacakla bir nehrin kesikli sürekliliği gibi bir akışlar devamlılığı arz eder. Kişi kendi kesikli sürekli bulunmasın duygu ve egosunu kendi öznelliği içinde büyütür. Kişi bu ego büyütmesiyle sosyal devamlılık içindeki kendi dışındaki sürekliliğin algısı olan akışı, kimi kez kendi duygusu içinde es geçer ve göremez olur.
Bazı temel bilgileri aklın gerisine baskılarsak, artık sürecimiz aklın kontrolünden çıkmış olmakla; bu kontrolden çıkmış haliyle, yeniden aklın kontrolüne alınmağa, çalışılır. Yani kontrol dışı, ehlileştirilir.
Örneğin, ne başlangıçta ve ne de gelecekte (şimdiyi biraz ayrı tutuyorum) , insanın davranışça bilir olduğu, davranması gereken mutlak doğrulardan oluşla bir yol yoktu. Ne kendisine böyle bir şey fısıldanır olmuştu. Ne de evren bu yolu; bir yol, bir yöntem olacakla seçmişti. Zaten böyle bir yol olsaydı insan nefesinden ayrı kalmak gibi olacakla, elinde bırakmazdı. Eğer böyle bir yol olsa, bu yol da bırakılmış olsaydı; o zaman belki insanlar yolunu azıtmış sapıtmış olmakla, bataklığa gömülürdü.
İnsanlığın sosyal birlikti bulunuşla, birbiriyle temastı olmayan; birbirinden izole ve birbirinden soyut anlamalı olacakla; çok çeşitli tabudur totemdi oluşmalı uzun bir dönemleri vardı. Bu çok çeşitli mantık anlamalı dönemden, ittifak eden döneme geçtiler.
90]ABD resmi ideolojili, Amerikan Aramko şirketi destekli bu süreçleşmeler, gelecekteki şeriatçı ve çıkışları olan Rabıta örgütünü, ülkenin gündemine getirecekti. 12 Eylül 1980'in yılmaz, gözünü budaktan esirgemez yönetici kadro Atatürkçülerinin! Sarıldığı din iman politikaları, bu gibiden, 'yeşil kuşakçı' ivmelerin üst doruğu olacaktılar!
Bu hal, milenyum tabir edilen, 2000'li yıllarımızda doğacak olan, 'ılımlı İslamcımızın' en güncel konu olmasına giden yol olacaktı. Şunun şurasın da bu günlere 20 yıl gibi sayılı günler kalmıştı! 'Yeşil kuşak', ılımlı ıslama giden; güzide yolun da başlangıç ve temel tuğlası idi! Ok yaydan çıkmıştı. İslamın ılımlısının, ılımsızının olurmusu olmazmısı da, din bilirlerin geniş ufku enginliğince tartıştırılacaktı!
Bu tartışmalarda dişe dokunur bir gıdımcık bir fikir bile çıkmayacaktı. ABD kültüründe 'ILIMLI' demenin anlamı bir var. Geleneklerinden gelen bir konjonktürsel yorumlamadır. Bir ABD'li beyaz adam, yıllarca zenci kölelerine değin öldürme dahil, her tür işkence ve zulümü uygulamıştır. Dünya kamu oyunun ve ABD'nin kendi içindeki bu duruma olan infialleri ile ABD'lerinin, etkili yetkili uygulayımcıları, bu tepkiye karşı güncel bir cevap oluşturdular. Artık zencilere yapılacak işgence ve zulümü 'beyazlar değil de', 'siyahi adamlar üslenecekti'! Böylece işgence, işgence olmaktan çıkacaktı! Çünkü işgence, bir beyaz adamın siyahiye bir uygulaması idi! Siyahın siyaha ırk ve ırk bağlamında, şiddet uygulaması olamazdı!
91]Oysa, 24 Eylül 1946 tarihli Türkiye'ye verilen notaya karşı bu duruma müdahil olan ABD ve İngilterenin bu bağlamda, o günün Sovyetlerine boğazlara ilişkin; 'Potsdam kararlarına göre, tarafların Türk Hükümetine ancak birer nota vererek görüşlerini bildireceklerini, yoksa cevaplaşma suretiyle meselenin tartışılmasına girişilemiyeceğini' bildiren desteği vermişlerdi. Elbette çok buhranlı ve çalkantılı günlerdi.
Eller Ay'a, biz yaya olacakmışız; ne gam! Kuran kursları açılmalıydı. Arapçılık ve Arap alfabesi ve de Arapçanın telaffuzu iyi öğrenilmeliydi. Arab'ın gelenek ve göreneği öğrenilip, dinleştirilip bizlere bir iyi benimsetilip inançlaştırılmalı idi. Sıkı sıkı, öğrenilmeli idi! Atatürk, 'hayatta en hakiki mürşit ilimdir', demişse de: Mürşit Arab'ın gelenek ve göreneklerinden gelip, yol un yönü Arabistan'a çevrilmişti. 1980'lerde imam maaşlarını Rabıta örgütü verecekti. Söylemler akıl karı olmayıp, dezenforme edişti. Kendi kendimize sormalıyız; bir ülke nasıl ele geçirilir? 'Fiili işgalle', diyorsanız; çok beklersiniz.
Bu halk dini ile buluşup barışmalı idi! Kur'an da her şey yazıyordu da, biz iyi okumuyorduk! Esasen Ay'a da gidilmezdi! Hoparlörde ezan okunmazdı, hem günah, hem de gâvur icadı idi. Tartışılan ve gündem olanlar bunlardı. 1960'lı yılların bilgisi bu idi. Halk bunlarla meşgul ve memnun olmalıydı! Siyasetin gündemi, bunların arasında, har güre, gidiyordu.




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...