Dört duvar arası yalnızlığı
Yansırken yürek küpeştelerime
Kırılır taç yerinde,
Bahar sonsuzluğu...
O an yürek burkan mevsim geçişmelerinde.
Oku, yollarda geçtiğimi, dillere yolcu.
Boru mu çalar? bak tutulmuş, yollarda kolcu
Nazın ne? sağın düşmüş, de bak dikilmiş solcu
Han iken dolarsın sen, borç yol olmuş ben yolcu
Çağır sevdalarımı, hal üzere yürürüm
Bu çalışmamda, toplum hafızasında nesnel koşuların oldurduğu kişilik ve kimliklerin, değerlerin, hem az bilinir oluşu, ya da hiç bilinmezliği, basit maksatlı söylemlerle, hemen değersizleşir olması sorunsalı ile; toplum, hafızasındaki sanal oluşturulmuş, masal tutumlarla, menkibeleri olan, bardakçı baba, Zal oğlu Rüstem gibi hayali kimlikleri, çok daha inanır sahiplenir oluşu, siz ne kadar anlatsanızda kanatının değişmezliği, kıyaslanarak ironileştirildi
Bu hiddet ve gadabete
Haklılanman mı, kam mı, yoksa zar?
Düşünme ile söyleyeceklerim var
Duaların dostluğu mu olurmuş
Zülümlerin ahı dururken?
Gözün yaşı mı kururmuş
Figanın vahı içte vururken?
Tut ki duaların tuttu
İnsanın yaşayabilmek için, üretme becerisi ortaya koyması, geri dönülmez bir gelişme ve eylem dizgesi ortaya koymasını doğurmuştur. İnsanın temel başlangıç davranışı, üretim eylemidir. Yerleşikliği doğurup, insanlar arasında zorunlu bağ ilişkileri ortaya çıkarmıştır. Bu bağ ilişkileri toplumu ve toplumun ekonomik ilişkilerini, çatışma ve gelişme sürecini oldurmuştur. Bu yaşayışın düşüncesini edinip, düşünme koyuşunu ortaya sermiştir. Nasıl yaşadıysa, öyle düşünce edinip geliştirmiştir. Eşek süren insanla bilgisayar süren insanın düşünmesi aynı değildi. İşte bu ekonomik ilişkileniş, üretiş, yaşayış, toplumun alt yapısıdır.
İnsanın düşünme etkinliği, düşünme devinimi olan bilinç eylemleri de, toplumun üst yapısıdır, üst yapısını oluşturur. Yani alt yapı değişmeden, üst yapıyı; ideolojileri dinleri, inançları, ahlakı, yasaları, hukuku, vs. değiştiremezsiniz. Bunlar, bir birinin bağılı ve karşılıklı geliştiricisidirler. Nasıl yaşamak için; nesneli, alet yaparak, teknoloji ve sanatla, üretiyorsak; bu üst yapıyı da, alt yapı ile üretiriz ve üretmek zorundayız. İnanç, alt yapı yaşayışının, üst yapı, özne yaşayışına yansıyan, kişi tutumlu, etkinlik ve olgunluk eylemidir. Kişinin bilinci, bilir oluşu, bu yapı ile dayatılır. Önce yaşayıp, yaşayışına uygun, düşünce, kanı ve inançlar geliştirirler. Yani araba olduğu için şoför bireydir. Ve şoför gibi düşünür. Değilse, araba olmadan, şoförlük olmadan, şoför gibi düşünüp, şoför gibi inanç içinde olmamıştır. Bu nedenle de şoför olmamıştır.
Üst yapıda, çeşitli devlet biçimleri, çeşitli meclisler, çeşitli hükümet oluşlar, ordu, örgütler mahkemeler, mahkûm evleri, polis gibi, nesnel toplumsal yaşamın, siyasa ve hukuki kurumları bulunurken; diğer yandan, ruhani yaşamın, düşünsel ve toplumsal ilişkilenmesi gibi; ahlak, din-inançlar, ideoloji, hukuk, sanat gibi yapılar yer alır. Bilim soyut öğrenirlik olarak düşünsel üst yapı bağlamında iken uygulanırlık ve teknoloji koyuşla nesnel ve toplumsal yaşamın bir durumu olaraktan da birinci türden bir üst yapı olma özelliği vardır.
Bizim; rızıklar eşitsiz ve keyfi dağılmıştır anlayışımız, bizi pasifice eden bir tutumdur. Ve davranıp üretmemizi, gelişmemizi önlemektedir. Nedeni basit, ne kadar çabalarsan çabala, takdir olandan gayrisine sahip olamazsın demektir. Davranmayla hak edemeyeceksem; 6 meyve ağacı dikip, bir meyve ağacının verdiğini ürünü alacaksam, diğer beş ağacı niçin dikip, bakacaktım ki! Ki fazlaya sahip olamayacaksam, niye davranayım? Bu da sönme ve gelişememedir. Evrensel ilkeye aykırıdır. Sistemi tam da sönüme götürür. Buradaki bu tür anlayışla eşitsizliğe, inançsal bakış, akamet getirmekte. Halk grup yaşamına uygun bir anlamadır.
Böyle bir anlayış, bireyin düşünsel Tanrı anlayışına da, uygun olabilir. Bu anlayış, eylemsel pratik ve evrensel ilkeden çıkmamıştır. Sadece soyut düşünmeden, kendi için kendisinin amacı olmuş bir düşünmenin akametidir. Böyle bir düşünme kendi amacı içinde, kendini varlaşan olarak kalmalı, Yüce Tanrı anlayışına mal olunmamalıdır. En azında da, hiç değil ise farklı düşünmeye meydan bırakmalıdır.
Oysa rızık, var olanın çalışılarak, emek konarak elde edilmesidir. İnsanlar yeterli rızık edinemiyorsa, niye emek koysunlar ki! Bu keyfilik, ne toplumu örgütler. Ne hakkaniyet sağlar. Ne hukuku geliştirir. Ne de, toplumu bir arada tutar şekilde huzurlu kılar. Ne bir gelişen toplumsallık, ne de doğruluk var eder. Zaten inancın dediği gibi olsa idi, öyle doğru kabul edilse idi; bu durumdan, üstü örtülü cayılmazdı ve bugünkü toplumsal yapıya gelinemezdi. Çalışacağım, üreteceğim, ama rızkım farklı olacak! Bu insan hünerli, egemen sınıf hegomanyası anlayışıdır. Tersten dolanarak, toplumu Yüce Ruh adı ile sefalete razı etmektir. Söz dinler uysallıkta kılınmaktır. Yüce Tanrı, böyle anlamada arı ve temizdir.
Bu şu demek, Toplumsal talepte üretişler vardır: 1-Toplumsallık demek, bizim dışımızda, bize göre olmayan bir nesnellik var demektir. 2- Bu nesnelliği bizler anlayıp tekrar yasallığı egemenlikle oluşturup gerçekleştiririz. 3- Bu bilgi ile nesnellikleri uyuşturup, amaçlı eylemle yaşama gereklerimizi sağlayışımız vardır.4-Bunu da, Ali'nin Veli'nin olmayan, ama müdahil oldukları, toplumsal emekle ve emeğin bağıntı ve iliş kinliğiyle oluşturabiliyoruz. 5-Toplumun üretim biçimi ve toplumun örgütlenmesi, karşılıklı etkileşimin, zorunlu bağlantılı ve somuta uygun düzenlemesi var demek. Toplumun üretim biçimi ve toplumun örgütlenmesi; toplum-insan; insan-doğa; insan -insan; insan-kurum; insan-araç ilişkileri ile karşılıklı etkileşimden olan üretimi, ortaya çıkmaktadır. 6-İnsan ancak toplum içinde, karmaşık emekle üretir. İnsan ancak ve ancak yalınızca toplum içinde köklü ve süren bilgi ve bilimini (öznellik) üretir.
Yani uçak yapımının ortaya konmasında, binlerce kişilerin birbirine bağımlı geliştirdiği on binlerce, emek aşaması ile yine onbinlerce bilgi ortaya koyması ile olur. Bir uçak yapımı için, bir insanın bilemeyeceği, tek başına yapamayacağı yetmiş bin ayrı işlem, madeni cevherden, arıtıma; arıtımdan kullanılır ürüne değin karmaşık emek, hüner, bilgi ve bunlara uygun, üretim aracı gerektirmesi bağımlılığını ön şart koşar. Toplumsal gücün, birey gücü olmayıp, bireyden bağımsız olduğunu biliyor muydunuz? Bu da ancak ve ancak; toplumla ve toplumda var olur. Toplum ve toplumsal emek kişisellik değildir. Hak ve özgürlüklerimizi sağlayan toplumsal emektir. Yanılmalar bu bilmezliklerden toplumsal bilincin olmazlığından saptırılmış inançsal tutumlar hak ve özgürlük diye körü körüne tartışılmakta. Üretimleriniz, üretimin tüketim zincirlemesi örgütlenmesi ve toplumsal emeğin; üretilme biçimi, bireysellik olarak siyasetle geliştirilir.
Bu üretimler, bu bağıntıları sağlarsa, toplumsal talep konusu olur. Yani uçak yapmanın koşulu, binlerce kişilerin, birbirine bağımlı geliştirdiği, on binlerce, emek aşaması ile ve onbinlerce bilgi ortaya koyması ile ancak olur. Bir uçak için, bir insanın bilemeyeceği, yapamayacağı, yetmiş bin ayrı işlem; arıtım, emek, hüner, bilgi ve bunlara uygun üretim aracı zorunlulukları bağımlılığı vardır. Toplumsal güç dahi, bireyden bağımsız olup, kendini geliştiren adeta dev bir sistemler organizmasıdır. İçinde canlı ve cansız yapı vardır. İkisi de tolumda gelişmek zorundadır. Canlı yapının gelişmesi, nesnel yapı ile nesnel yapının gelişmesi de, canlı yapı iledir.
Bu üçlü yapının alanı belirgince belli olmayınca, gelişen toplumsal yapı, sorunları bilinip anlaşılmayıp, cevap verilemez olunca, bunalımlar kaçınılmaz oluyordu. Bu dönemde dinsel şiddet, baskı artıyordu. Zamanla bu dinsel gücü elinde tutan kral rahipler, dinsel anlamalarla toplumu düzenlemeyi sürdürür oldular. Gelişmiş din anlayışında bu halifelik olarak, göksel egemenliğin saltanatı olarak devam etti. Bu evrim, zaman içinde, somut koşulların topluma inançsal çözüm gibi sokulması ile inançların halk ve toplum üzerinde muktedir oluşunu artırıyordu ki, bu din adamları sınıfını ve egemenliklerini kat kat yaygınlaştırdı. Baskı otorite olup çıktı. Bu zorlanış laikleşme ve hoşgörü tutumlarını da yapılaştırışın başlangıcı olacaktı.
Toplumsal yapı iyice geliştikçe, dinsel yapı, ayağına pranga oluyor, taşınamaz bir yük arz ediyordu. Çatışmalar yüzyıllar boyu şiddetini artırıyordu. Artık savaşlar alttan alta, nesnel egemenlik savaşları kılığında, ama dinsel görünümlü idi. Dinsel karışma, toplumsal yapıda, nesnel belirlemelerle beraber işletilirken, güya gelişme dinsel anlayışlarla yapılıyor, tanrısal irade ile sağlanıyor, görünüş ve İlizyon yanılması, bakış aldatılması verdi.
Ne var ki gelişme gelenekleri dahi değiştirdiğinden, din ananelerden dönüşü, bir sapıklık ve sapkınlık görerek tam bir karabasan olup çıktı. Çünkü din, çok kere gelenekleri din, inanç olarak benimseyip tutumlaşıyordu. Eğer yeni bir din kuruluyorsa, yeninin yerleşebilmesi için, eski alışma ve alışkanlıkların, geleneklerin, yanlış olduğunu söylüyordu. Tabi kendisi için söylemdi. Eğer kendi gelenek ve uygulama benimsenme olmuş ise; eğer kendisi gelenek olmuş sürüyor ise, her yeniyi bidat ve sapıklık görme eğilimindedir. Bu da onun doğası gereği normal bir seyirdir.
Roma' da köle emeği azalmaya başladı. Lâtifundiaların köy kent ticareti iyice azalmıştı. Bu, buhranın ayak sesleri idi. Lâtifundialar kendi ihtiyaçlarını karşılayamaz oldular. Bu neden ile de kalitesizde olsa kendi ihtiyaçlarını kendileri karşılama yoluna gittiler. Pazar ekonomisi durdu. Roma çatırdamaya başlamıştı.
Feodal toplumun siyasi örgütlenişi, koruyan-korunan ilişkisine dayanan hiyerarşik bir örgütleniştir. Merkezî otorite zayıftır, yerellik görülür. Feodal ekonomi ise, kendi kendine yeterlik üzerine kuruludur. Köylü tarımda bir kısım zamanı kendi için çalışır. Böylece köle
Emeğine göre serfleşme ile verimlilik artmıştır.
Hz. İsa’nın doğduğu çağda Ortadoğu’da, bilge, rahip, müneccim, Rabbi (öğretmen) kişiler peygamber kılığında, birçok insan dolaşıyordu. Aslında Hz. Isa da bunlardan biriydi. Laikliğin belirgin izinin İsa'da olduğu söylenebilir.
Bu gün hesabımı saldım
Dava görüle.
İşveni dökte gel
Ey nazlı; dokunma.
Kıvılcımlanır cihan




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...