Bir âdemi yer
Birini bağıra basarken ser.
Hoşça kal şişmanlığım
Derken ben
Seninle başlar pişmanlığım
Çok Sevmenin Acısına Bir son Verin
Haydi, bir düş düşleyelim.
Bir şeyi dilediğimizce sevelim.
Bencilce özgürce.
Paylaşıkça nispet için:
Hücre enerji kullanarak içte düzenli, istikrarlı bir ortam oluştururken, düzensizliğini, yani atığını dışa atar. Hücrenin dışa düzensizliğini atarken enerji girdi bağımlılığına da ihtiyacı vardır. Bu yüzden, hem enerjiyi dıştan ithal etmek hem de düzensizlik, atık ihracı yapmak için, dışla bağlantılı ve bağımlıdır. Bu aynı zamanda hücrenin dışarısı ile iletişmesidir. Yani hücrenin dışla enformasyon haberleşmesidir. Yani bu bağıntılı ve bağımlılıklı bir girişmedir.
Toplumların işleyişi de bu temel ilkeler bazında yürür. Örneğin toplumun diplomasisi bu bağlamda diğer toplumlarla bir bağıntı ve bağımlılığın ve bir dışla ilişkilenmenin enformasyonudur.
İnsan yapımız, bu tür bileşenlerle, toplum, halk ve ilk sosyal birlik yapı gibi, üç ana dal üzerinde gelişmiştir. Bu gelişme, benzer ortak temeller üzerinde, farklılaşan somut ve soyut (öznel) birikim girişimlerle olmaktadır.
Etnik kültürlerin kendi tarihi vardır. Toplumsal kültürün girişen insanlık tarihi vardır. Etnik kültürlerle birlikte, sosyal ve toplumsal gereklerden bir coğrafyayı savunuyorsanız, o coğrafi kültürlerin, geçmiş ve haldeki girişen bir mirasçısı ve müdavimi olmak zorundasınız.
Buda zaten toplumun üst yapısına soyut sosyal emek olarak yansır. Toplumsal güce, girişen aktarımlarla değerlenir. Artık bu değerleme etkileri her yapıdan olan katkıdır. Ama hiç bir yapı da kendi yalınlığı ile olmayan yepyeni bir toplumsal sahiplenme kültürüdür.
Bir elektriksel devinim, bir ses enerji devinimi ile giriştiğinde yeni enerji kuantları, ne elektrik enerji devinimidir ne ses enerji devinimidir. Yeni girişiminiz, ikisinden de, kimi özellikleri taşımanın yanı sıra her birinde bulunmayan yanları dahi taşır olacaktır. Bu bir doğa yasası zorunluluğudur. Kişi baz da, toplum baz da ya da inorganik baz da, ne doğa yasalarından arîyizdir; ne de girişme sonucuyla doğa yasasına indirgenir aynılığızdır.
İnançlar bu etik kavramları toplumdan aldı, göğe çevirdi. Soyut olarak, göksel emir olarak, direktif olarak, üretim gücünü elinde tutanların istediği biçimde, geri yere, kutsayarak sayılayarak indirdiler. İnsanın çevresel bir sıkıntıdaki darlaşmalar ve rahata ermelerin icbarı olan algılamaları, cennet tasımı oluşturması ile inançların buralara yön verirliğinde düzenleme karşılığı olarak döndü.
Burada şu nesnel gerçeklik unutulmamalı. Her şeyin çift karakterli olması ilkesi. Örneğin toplumlarda egemen güçler, kendi yaşayışlarını sürdürmek ve kalıcılaştırmak için yasalarla bu tutumlarını sağlamlarlar. Buna karşın, üretim araçlarından yoksun olanlar da, aynı yolla yasalara sarılarak, egemenlerin şerrinden az çok korunurlar.
Yani egemen temeli öznel yasalar, bir nebzede olsa ezilenlerin de, egemenlerin hırsından korunması faydasını sağlar. İşte genel yaygın inançların yaptığı da bu. Örneğin, nasıl Rab korkmadan “”zengine mal mülk”” verdi ise, Varsılın malında da, “”fakirin hakkını var”” kılınmıştı tabii ki sadaka olarak. Böylece yoksunluğun, hırsı öfkesi gazı bir nebze de olsa alınmıştı. Artık sadaka, bir toplumsal kusurdan çıkmamış, inisiyatif olmayıp inançsal bir yaptırımdır. “”Yüce Ruh, kimine çok, kimine az mülk vermişti”” Bacası tütmeyen fakirden çok; ”” Bacası tüten, kapıda besili öküzü olan çiftçiyi ”” görmek kadar Hiçbir şey Hürmüz'ü mutlu etmezdi. Yüce Ruh bile kendi eli ile zengin ettiği varsılını sevecekti. Eh Yüce Ruh'un sevmediğini de, birilerde sopayla devamlı kovalar olacaktı. Hem de soplar el değiştirerek...
Çocuk,
Cicili bicili boncuk,
Onunla sar oludumu,
Boyuncuk,
Kurulur oyuncuk.
Davranışında belli olur,
Bu çalışmamda, toplum hafızasında nesnel koşuların oldurduğu kişilik ve kimliklerin, değerlerin, hem az bilinir oluşu, ya da hiç bilinmezliği, basit maksatlı söylemlerle, hemen değersizleşir olması sorunsalı ile; toplum, hafızasındaki sanal oluşturulmuş, masal tutumlarla, menkibeleri olan, bardakçı baba, Zal oğlu Rüstem gibi hayali kimlikleri, çok daha inanır sahiplenir oluşu, siz ne kadar anlatsanızda kanatının değişmezliği, kıyaslanarak ironileştirildi
Bu hiddet ve gadabete
Haklılanman mı, kam mı, yoksa zar?
Düşünme ile söyleyeceklerim var
Duaların dostluğu mu olurmuş
Zülümlerin ahı dururken?
Gözün yaşı mı kururmuş
Figanın vahı içte vururken?
Tut ki duaların tuttu
İnsanın yaşayabilmek için, üretme becerisi ortaya koyması, geri dönülmez bir gelişme ve eylem dizgesi ortaya koymasını doğurmuştur. İnsanın temel başlangıç davranışı, üretim eylemidir. Yerleşikliği doğurup, insanlar arasında zorunlu bağ ilişkileri ortaya çıkarmıştır. Bu bağ ilişkileri toplumu ve toplumun ekonomik ilişkilerini, çatışma ve gelişme sürecini oldurmuştur. Bu yaşayışın düşüncesini edinip, düşünme koyuşunu ortaya sermiştir. Nasıl yaşadıysa, öyle düşünce edinip geliştirmiştir. Eşek süren insanla bilgisayar süren insanın düşünmesi aynı değildi. İşte bu ekonomik ilişkileniş, üretiş, yaşayış, toplumun alt yapısıdır.
İnsanın düşünme etkinliği, düşünme devinimi olan bilinç eylemleri de, toplumun üst yapısıdır, üst yapısını oluşturur. Yani alt yapı değişmeden, üst yapıyı; ideolojileri dinleri, inançları, ahlakı, yasaları, hukuku, vs. değiştiremezsiniz. Bunlar, bir birinin bağılı ve karşılıklı geliştiricisidirler. Nasıl yaşamak için; nesneli, alet yaparak, teknoloji ve sanatla, üretiyorsak; bu üst yapıyı da, alt yapı ile üretiriz ve üretmek zorundayız. İnanç, alt yapı yaşayışının, üst yapı, özne yaşayışına yansıyan, kişi tutumlu, etkinlik ve olgunluk eylemidir. Kişinin bilinci, bilir oluşu, bu yapı ile dayatılır. Önce yaşayıp, yaşayışına uygun, düşünce, kanı ve inançlar geliştirirler. Yani araba olduğu için şoför bireydir. Ve şoför gibi düşünür. Değilse, araba olmadan, şoförlük olmadan, şoför gibi düşünüp, şoför gibi inanç içinde olmamıştır. Bu nedenle de şoför olmamıştır.
Üst yapıda, çeşitli devlet biçimleri, çeşitli meclisler, çeşitli hükümet oluşlar, ordu, örgütler mahkemeler, mahkûm evleri, polis gibi, nesnel toplumsal yaşamın, siyasa ve hukuki kurumları bulunurken; diğer yandan, ruhani yaşamın, düşünsel ve toplumsal ilişkilenmesi gibi; ahlak, din-inançlar, ideoloji, hukuk, sanat gibi yapılar yer alır. Bilim soyut öğrenirlik olarak düşünsel üst yapı bağlamında iken uygulanırlık ve teknoloji koyuşla nesnel ve toplumsal yaşamın bir durumu olaraktan da birinci türden bir üst yapı olma özelliği vardır.
Bizim; rızıklar eşitsiz ve keyfi dağılmıştır anlayışımız, bizi pasifice eden bir tutumdur. Ve davranıp üretmemizi, gelişmemizi önlemektedir. Nedeni basit, ne kadar çabalarsan çabala, takdir olandan gayrisine sahip olamazsın demektir. Davranmayla hak edemeyeceksem; 6 meyve ağacı dikip, bir meyve ağacının verdiğini ürünü alacaksam, diğer beş ağacı niçin dikip, bakacaktım ki! Ki fazlaya sahip olamayacaksam, niye davranayım? Bu da sönme ve gelişememedir. Evrensel ilkeye aykırıdır. Sistemi tam da sönüme götürür. Buradaki bu tür anlayışla eşitsizliğe, inançsal bakış, akamet getirmekte. Halk grup yaşamına uygun bir anlamadır.
Böyle bir anlayış, bireyin düşünsel Tanrı anlayışına da, uygun olabilir. Bu anlayış, eylemsel pratik ve evrensel ilkeden çıkmamıştır. Sadece soyut düşünmeden, kendi için kendisinin amacı olmuş bir düşünmenin akametidir. Böyle bir düşünme kendi amacı içinde, kendini varlaşan olarak kalmalı, Yüce Tanrı anlayışına mal olunmamalıdır. En azında da, hiç değil ise farklı düşünmeye meydan bırakmalıdır.
Oysa rızık, var olanın çalışılarak, emek konarak elde edilmesidir. İnsanlar yeterli rızık edinemiyorsa, niye emek koysunlar ki! Bu keyfilik, ne toplumu örgütler. Ne hakkaniyet sağlar. Ne hukuku geliştirir. Ne de, toplumu bir arada tutar şekilde huzurlu kılar. Ne bir gelişen toplumsallık, ne de doğruluk var eder. Zaten inancın dediği gibi olsa idi, öyle doğru kabul edilse idi; bu durumdan, üstü örtülü cayılmazdı ve bugünkü toplumsal yapıya gelinemezdi. Çalışacağım, üreteceğim, ama rızkım farklı olacak! Bu insan hünerli, egemen sınıf hegomanyası anlayışıdır. Tersten dolanarak, toplumu Yüce Ruh adı ile sefalete razı etmektir. Söz dinler uysallıkta kılınmaktır. Yüce Tanrı, böyle anlamada arı ve temizdir.




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...