38]Bu halin pür melalini, halkın geçmişteki yaşantılşatırtıldığı yönetime katılamaz olmasının şartlanması içinde aranmalıdır. Halk 'Destur' demeden padişahın ismini bile, ağzına alamzdılar! Tüm sorumluluğu düşünmeyi, şeriatın ve serri uygulamaların uhtesine biraktırılan halkın, Pasifçe, Dünya'dan bihabersiz oluşlarının alışılmasından kaynaklıdır. Ve halkın yaşantılaşma felsefesini bir derviş gibi, 'Bir lokma bir hırka' mutmainliği içinde sürdürme gayretindedir.
Boyun eğmenin ulul emre itaatçi kültürlü oluşundan ötürüdürki tönetilmeye kyönetime katılmaya hiç kafa yormazlar. Böyle bir kültür içinde yetişen halka siz, yurttaşlık sorumluluklarını verdiğinizde, sorumluluğu kendi üzerlerine almanın rahatsızlığını da duyuyordular. Eski yöneten sınıf da, halkın böylesine bir yönetime katılır şekilde sorumlulukla donatılır olmasını, hiç hazmedemiyordu. Öyle ya halk hem bir ‘sürü’ idi, hem de bir 'kul' idi.
2- Oysa hiçbir gelişme daha önceden gelişen, halkı hazırlayan ön adımlar, olmadan, hiç bir adım birden bire atılmazdı. Bizde halkı hazırlayan adımlar daima tek bir çevreden; ilmiye (din) sınıfından gelmiştir. Halk bu adımların düşünsel dönüştürülmesine ilişkin gayretlerin pek ilgilisi değildirler. Sade bu konu ile ilgili anlatım, ne taraftan gelmiş ise, kafası karıştırılmadığı sürece yapılan bilgilendirmeye kul mantığı ile bağlanıp, onu sadıkane savunmuşturlar.
39]Müslüman ahalisinin esastan ve çok yaygın ticaret ağı olmayan yapının büyümesi ve gelişmesi de olmuyordu. Bu yüzden güzüde kırsal kesim halkı, bu güne değin emeğini hep sevap niyetine bağışlar olmanın öznellik sevinsenmesi içinde tutuldu. Bu anlayışlarla bu günkü yoksulluk ve yoksunluğu yaşatılır olmuştur. Sevapçı, tasaddukçu benimsetmelerin abartılması ile emeği sevaba göre önemser olmamanın, yaygın bir erdemci davranış olması, ortaya çıkmıştı. Toplum aşırı erdemden sönük eşmişti.
Bu körelme de emeği, ekonomik değer olarak bilmemeyi süreçlemiştir. Yüzde seksenlik kırsal kesim üretimi, bir kendisine yetenlikti. Kendisine yeter olmanın ve vergi verir olmanın dışında ticarete bir etken ve dönüşümcülük olaraktan Müslüman ahali genelde katılamamıştır. Ve bu tutum; kırsal kesim emeğinin, ekonomik servetleşmesini ve ekonominin diğer alanlarındaki servetleşmesine birikimlere dönüştürülmesini, bilmemeye götürmüştür. Sonuçta halk; ' Bir lokma emek, bir lokma hırka' mantık yaşantılaşmasına büründürülmüştür. Bu bürünmenin oyalamacı faziletleri ile günler geçirtilmiştir.
Halkın tüm ekonomik bilgisi bu: ' Bir lokma emek, bir lokma hırka' sözü içindedir. Biriktirme ve ekonomik olayları ticaretle dönüştürme, çerçilik boyutunu aşmayan boyutuyla kırsal kesim müslim ahali içinde, ticaret erbabı hemen hiç çıkamamıştır. Kazan kaldırmalar günlük,'âdeti vaka'dan idi.
40]Kimi çağdaş eğitim kurumları, toplumsal kurumların yapılaşmaları için gerekli bilimsel çalışmalarını sunamıyorlardı. Bilimsellikte tek anlaşılan şey dindi. Din demek bilimdi. Bilim demek dindi. Binyıllar boyunca bu öğretilmişti. Bu yüzden din adamlarına ilmiye sınıfı deniyordu. İsimlerinden başka ilimle uzaktan yakından bir ilişkileri yoktu. Bu yüzden de, toplum ve toplumun kurumlarının birbiriyle eşgüdümlü olacak şekilde bilimsel teknolojik aktarılacak uygulama desteklenmeleri, hiç de yoktu.
Toplumda, hiçbir laboratuar çalışması yoktu. Madrabazların, hilebazların, hokkabazların ve parende bazların iltifatlarla, rüşvetle yönetici atanmaları vardı. Bunlar yönetime gelince verdikleri rüşveti kat be kat çıkarır olacaklarından yönetim yönetim olmaktan çıkıp, bir geçim bir soygun kapısı olmuştu. Bu ve bunlar gibi diğer birçok nedenler de, Osmanlı'nın bozulmasını kaçınılmaz sona doğru, önlenemez biçimde ivmelendiriyordu.
Yönetim kötüye gittikçe, kötüye gidilişe akıl erdiremez oldukça, yönetim şaşkınlaştıkça, ilmiye sınıfına yani din adamlarına cin çağırma seansları düzenletiyorlardı! İlmiye sınıfı (din adamları sınıfı) da bunu tıynetine uygun biçimde, maal memnuniyetle yapıyorlardı!
44]Yeni, yapıdan çıkıp; yeni yapıdan, şekillenmiştir. Birden travma yaratır denli, soğuk bardağa kaynar su koyuşun etkisi ile şok bir hareket değildir bu olanlar. Bu, söylemden de halkın bütünü yeniliğe mütemayildir anlamı çıkarılmamalıdır.
Ama halk da bunları hiç bilinmiyordu, yapı hazır değildi, birden ortaya çıktı demek de, hiç tarih bilmemektir. Gelişi güzel konuşmaktır. Eğer böyle bir tarihi süreç olmasa, halkın yatkınlığı, halkın bilir ve duyar oluşu olmasa idi, bu girişimin her türden teşebbüsleri, tamamen başarısız olurdu. Devrimler konjonktür Dünyasında zamanın geçmekte oluşuyla ve halkın bunlara biraz biraz aşina oluşuyla, durum tersine olmuştur.
Atatürk devrimleri olarak bildiğimiz, bir yığın yenileşme ve modernizasyon hareketleri olup da geçmişten günümüze gelirken, eski yapının içinde hazırlıkları, girişimleri olan, yenilikler şunlardır:
45]Hiç bir şey olmadı mı? Olur, mu öyle şey. Baştan beri söylediğimiz bir ilke var. İnsanların kendilerine ait alışmalardan kopmaya karşı olan direnme ilkesi, burada da kendini elbet ele verecektir. Biz bile bugün Avrupa standartlarına uymak için, eski alışma tutumlarımızdan kopmaktayız.
Uyum yasalarıyla bu kopmalar, şimdi bizde ne kadar 'Travma' yapıyor ise, Atatürk devrimleri de o kadar Travma yapmıştı! Siz uygarlığa, siz yeni refaha, siz yeni yönetim ve yeni paylaşımların yaşantılaşmasına açılıyordunuz.
Üstelik bugün cadde sokak ve yer adlarını, yabancı isim yapmakla bizler kendi dilimizi de unuttuk! Ne hikmetse, İstiklal Savaşını 'travma yaptı' basitçiliğiyle gören kafalar (anlayışlar): bugün Avrupa uyum yasaları ile benzer travma devrimleri yapmakta pek hevesliler! Eğer geçmişe ait travma oldu denişteki değerleme doğru ise; şimdiki günde Avrupa Travmasını en çok yaratanlar da, bu temsili anlayıştırlar!
32]Eğer Vahdettin'in böyle bir duruma, Anadolu harekatına, samimi olaraktan sahiplenişi var ise! Böyle bir şey, olsa olsa, ne şişi yakma, ne kebabı yakma, babında olabilirdi. Bu hal belki de çaresizlik sarmalındaki şaşkın, padişahı; iki bakımdan da kurtaran bir can simidi olurdu:
1-Anadolu hareketi, Mustafa Kemal söylemleri ile zihinlerde adeta bir efsane gibi şekilleniyordu. Mustafa Kemal halkın gözünde bir yandan eşsiz bir Çanakkale muzafferi, diğer yandan Yıldırım Orduları kumandanı idi. Padişah, Mustafa Kemal'in halk nazarındaki itibarını öyle bir kalemde silemezdi. Bu, kendi suyunu ısıtmak olurdu. Şu aşamada bunu göze alıp yıpranamazdı. Aynı şekilde, arkadaş grubu da böylesi seçkin yararlılıkları olan, vatan sevgilerinden şüphe duyulamayacak kişilerdi.
Bu heyetin halk nazarında bir teveccühleri vardı. Padişah şimdilik bu heyete çatarak halkın sevgisini karşısına almak istemeyecek olmasından da kaynaklanan, bir zuhurat vardı. İşte padişah böylesi bir güç karşısında, tutunamazdı. Üstelik böylesi bir oluşmanın istihbaratını yapmış olması da, padişahta sinsi bir plân uygulamasına değin fikircini uyandırır olabilecekti.
33]Geçmişlerinde Trablusgarp, Bingazi direnişiyle, Yıldırım ordusu komutanlığıyla, Balkan direnişiyle, Hareket ordusu kumandanlığı ile hele hele Çanakkale savunması gibi başarılar nedeniyle; halkın bir çırpıdan gözlerinde silinemeyecekleri denli, güvenini ve teveccühlerini kazanmış emin insanlar idiler. Halk tarafından yönrtim tarafından tanınıyorlardı. Ve bunlara karşı her hangi bir girişim, hiç yoktan bir gaileyi başa sarmak olurdu. İstenmeyen, çığlaşma, karşı reaksiyonu doğurabilirdi. Bu göze alınamazdı. Sesiz ve derinden İngiliz oyunlarıyla, alicengiz oyunları ile bu gaile halledilmeli idi!
Bir başka olasılıkla da padişah, işgalcilerin kuklası olarak yediği baskı ve zılgıtlardan böylesi bir kaçışın bahanesi ile işgalcilerin zılgıtından kurtulacaktı. Velev ki Mustafa Kemal'i padişah kaçırttı. Padişah, bu izinli göz yumma olayını(!) gerçekleştirmekle bir taşla beş kuş vuracaktı. a-Padişah hem başarısız olacak, bir maceraya izin vermekle, halkın teveccühünü kazanacaktı.
b-Böylece bunlar yüzünden işgalciler karşısında bir daha başı ağrımayacaktı. c-Hem de işgalcilerin İstanbul'da olan her olayda sarayı sorumlu tutmalarına karşı bir misilleme argüman yaparak işgalcilere diyecekti ki; 'bakın siz bile, kumanda ettiğiniz, denetim bölgenizde, bu asileri elinizden kaçırdınız'; 'Ben ne yapabilirim ki' kabilinden diyebileceği bir töhmetleşmeyi yapacaktı. d-İşgalciler padişahın, bu güya göz yumuş manevi güçlenmesini de gizli istihbaratla lehlerine kullanacaktılar.
34]Özhareketin kendisine yapılan bütün tavırlar, demokratça olmadığından, kendini savunma tavırları da o aşama da, illa demokratça olmayabilecektir! Özharekete Karşı yapılaşmaların ve menfi hareketlerin ve de propagandaların, söz gelimi delibaş ayaklanmalarının size göre yasal şartları yoktu. Siz bunları özharekete karşı bireysel bir özgürlük olarak mı göreceksiniz? İşgale karşı vatanın savunulmasını sizler ‘demokrasi içinde gelişmemiş bir hareket mi’ sayacaksınız? Bu, a kıl alır gibi şeytanlık değildi doğrusu.
Bu tür anlamalar, her yeni olan hayati bütün sosyal olaylar için geçerlidir. Çünkü yeni olan sistemler oturmamıştır. Sistemin karşılıklı bağımlı ilişkilenme şartları tamamlanmamıştır. Sistemin ilişkileniş ve işleyişi herkesçe, anlaşılmış, benimsenmiş, bilinir bir yapı değildir. Aksine yeni sistem yeni olan ve el üstü de tutunmağa çalışılandır. 1930'larda sistem daha henüz kurum ve kurallarıyla tam anlamıyla oturmamıştır. Halk toplumsal belirişe göre devinen siyasetini, yapılaşmasını, eğitimsel davranışları ve bunlara denk bölüşme ruhunu, daha henüz kavrayamamış tutumlayamamıştı. Bunlar zaman alacaktı.
Vaki olan saldırılar karşısında, yavaş ve tereddütlü davranışlarımızda genç sistem, her an tuzla buz, olabilecek bir çekirdek oluşumdur. Bu tür himayeler yeni varlaşır olmanın bebek korunmasına dek zorunluluğudur. Genç sistemin yeni olguları tartmaya, ne yeterince zamanı vardır, ne de sürecin demokratiklik tartışılması, olamazdı.
35]Hele gençleri asmak için, asılma yaşını, yasaya uydurmak için, bu çağda, düzmece kemik yaşıyla büyüterek, hukuki kararlarla suçluyu asmak, aklın almayacağı, toplumsal temeli sarsacak girişimler iken, suskun kalan mangalda kül bırakmaz aydınlar ve siyasi hükümetdirler bunlar. Bir yasa çıkarışla bunların hukusuzluğunu devlet olarak onanmazlığını ilan edemezler. Bilmezler ki insanlar insan kurban etme yamyamlığını binlerce sene önce, eşdeğer kıldığı bitki ve hayvanları kendi ile eşitleyerek kurban edip, onları saygılaşan, totem kılan, uygarlaşmayı çağlar önce başardığı halde, hala; kan akıtmadan asmak; kesmek; öldürmek fiillerine kılı kıpırdamayan öke kahramanlardır, bu aslancıklar!
Bu hukuksuzluğa, böylesi iletişim çağında, bu örgütlülükle, engel olamayan, sözde aydınlar; kılını dahi oynatmayıp kılını kıpırdatmayan, böyle bir tutumun tavır alınışının beklendiği anlarda, toz olan zıpır, güya haktan yana savunucular! Müflis tüccarın eski defteri karıştırması gibi, edimlere başvuruyorlardı. Şu da gerçek ki, hiçbir şey eleştiri ve inceleme alanı dışında tutulmamalıdır. Ama bunları yapar iken de, halka karşı makul mantıklı gösterilecek tutumlarının olacağı yerde, akıl karıştıran, maksatlı bir akıl argümanların olumsuzlukla propagandif olacağı da, göz önünde bulundurulmalıdır.
Oysa güncelin ve dünün kıyaslanmasında kriterler çok farklıdır. Kıytırık tartışmaların görmezden geldiği de budur. Hâlbuki birinde, yani İstiklal Savaşında, genelin var oluşu ve genelin yararı söz konusudur. Genç Cumhuriyetle oluşan yeni kurucu meclisin,i müesses nizamla daha yeni yeni belirir ve otoriter oluşu, söz konusudur. Oysa güncelimizde ise kurulu bir düzen vardır. Bugünkü anlayışsal kurallarla, geçmişin kurallı uygulamalarına dek olanlarıyla demokrasi adına, dama taşı gibisinden oynanmaktadır.
Korktum sevdam:
Gecelerin karanlığından,
Gündüzlerin sessizliğinden,
Doğruların hepliğinden(?)
Evlerin donukluğundan,




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...