110](Kanla Abdest Alanlar sayfa 17, 18 Ergün Poyraz)
Kendini çağdaşlaştıramayıp, kendisini ürettiremeyip de teknolojiyi kullanamayan sistem ve politikalar, ne işe yarardı? Dinin farklı farklı, versiyonlarının nizala şan kullanımını istismara yararlardı. İstismarlar içindeki halk daha neyin ne olduğunu anlayamadan, bu siyasetler; bu kulvarlar içinde bulunan halkın bir takım ezberlere götürülmesine yarardı!
Bu ezberlere götürülüşün siyasi hasadı yapılamaz mıydı? Elbette yapılırdı. Hem de, vızır vızır yapardı! Tabii ki böyle güdük ve kısır politikaların varıp varacağı yer, olup olacağı durum orası olacaktı. Hem de özgürce! Hem de bir hak olarak! Hem de fikir özgürlüğü olarak! Hem de sefihçe sine, rezilliğin rüsvasını yüzlerine astar etmişçesine, ‘Halk istiyor diye, lanse edilip, endam edilircesine olacak idi.
İsyanını bilmedim, şevkle içe dolup yanarım
Nisyanını neyleyim, senle ah edişe kanarım
Der nisyanına kanmadım ki baharın yaşayım
İsyanını duymadım ki başım helak taşa asayım
Ya sevdan eskirse,
Yeniye?
Bilmem, olumsal mı?
Ara bakalım
Neden?
Her şey disipline,
Düzgülü olmasa:
Suç olur muydu canım,
Yargılayan yargıç gibi!
Kurulular sür git,
Yok, eğer Roman vatandaş üretime katılamamış paylaşımdan hak almıyorsa, sosyal devletin bir aitti yurttaşı olarak yasal korumalar derhal götürülmeli. Götürülmüyorsa toplumun icraya değin denetim mekanizmaları harekete geçirilmelidir. Bu bağlamda da kişilerin etnik kimliği olan Roman söyleminin yine hiç bir anlam ve gereği yine yoktur. Yani halkçı bir söylem olan etniklik toplumsal söylemin dili ve anlatım tarzı olamaz.
Eğer Roman söyleminde, çalgı aleti çalma, göbek atma, eğlenme gibi halksa olan tüketimce yaşantılara değin genel eğilimler öne çıkarılıyorsa; bu toplumun bir yansıyış biçimi değildir. Halkın refah tüketimine ilişkin, tercihlerini oluşturan bir eğlence tüketim harcama zevki olan, duruma göre halksa istihtam gönencidir. Açılımınızı gerektirmez.Halk bu gibi medyumluk, büyücülük, üfürükçülük, fal, astroloji gibi şarlatanlıklara da oldukça prim yaptırmaktadır.
Siz bir geri düzlem, etnik halkçı yaşamı, toplumsal yaşamın ve toplumsal kültürün aitliği olan bağıntı içine getirememişseniz. O sosyal yaşamı, kendi etnik düzlemi içinde, kaderlerine ve kendi başına bırakmışsanız; bu yapıyı, toplumun refah seviyesine yüceltecekken; toplumu bu geri seviyeyeli zaman zemin düzlemine doğru parçalamanız, demokratik açılım olamaz.
Açlığa vurmuşlar uyanışımı.
Zulme vurmuşlar dirilişimi.
Kafama asmışlar her işimi.
Zem ile kem bayram olur bana.
Gün olmuş salınmışım zarılan.
Sevgili okur, benim hayat perspektifim de, her şey bilinirdir, olasıdır, olamlılık taşır. Ve hiç bir şey de, daim bilinir olmayıp, olası değildirler. Her şeyin görece bağıntılı oluşlarıyla; ya her şey bilinirdir. Yada bilinemez oluşların sınırlılıklarıdırlar. Bilinirler de, bilinmezler de, bu izafiliğin ayrıntı ve kusurlarının, ortaya sunduğu arzların ilişkilenmesinden ötürüdürler. Her şey görece anlayışla biçim bulur. Şu halde bilişlerimizin kesikli ve sürekli bir yapısı vardır. Bu yüzden altı bin yıl önce, buhar gücü bilinmiyordu.
Bu bilinemezlik, bilginin göreceli ve kesikli oluş, sınırlılık lığıdır. Ve bu yüzden de bugün görece buhar gücü biliniyor. İşte bu bilinişlerledir ki o bilginin görece sınırlıklı oluşu vardır. Ve bu, o bilginin sürekli oluşudur. Her bilgi, kendi görece sınırlılığının yanı sıra, bir önceki gelişmenin düzey ve düzlemine göre de olmayan bilginin, şimdiki bilinir hali, o bilginin sürekliliği özelliğini taşır.
Tanrı anlayışımız da bilginin bu kesikli sürekli oluşuyla anlam bulur. Yüce Tanrı kavramımız, en azından çok boyutlu (4.10.12...gibi) girişimlerin, bağıntısında tembelleşen düşünce olmayacak denli, dinamik ve dinginliktir.
3Bir soy oluşlar, mirasını sürdürmenin meşru haklılığı ile özellikle de, orta doğu halk kültürleri içinde geçişen bir miras geleneği olaraktan devam ettiriyorlardı. Bunlar bir şekilde, bu türden bir soy ilişkilerini de, kendileri bile (leviler gibi) kurarlardı. Hem böylesi bir onanmacı yapı üzerine yükselme söz konusu idi; hem de, etnik gericiliğin, eğitilmesi ve etnik gericiliğin burnunun sürtülmesi söz konusu idi. Bazen de oluşmalar, zıt uca (etnikliğe) doğru giderdi.
Bir sonraki ahlakçı, bir önceki ahlakçıları da, referans alarak, daima kendilerinin meşruiyetliğini kabul ettirir olmuşlardı. Bunlar el verme, asa verme, post verme gibi meşruluklarla, gerekçelenirdi. Hayatın sürekliliğine ve değişmesine ve dahi kendi ömürlerine uygun anlayış ve yapılanmanın kuralını sezmişlerdi bile. Bunlara dek, kendilerinden sonraya değin el verici bir söylemdir bu. Bir söylentinin; kendisinden sonra geleceği söylenen usta çırak ilişkisinin aktarımıdır. Eski toplumlardan beri var olan, uygulana gelen, kutsal me'den (anayasal kurumlardan biri olaraktan) meşru mesleklerdi ahlakçılık.
Kimi kez hayli kapalı kutsal ifadelerle aktarılırdı. Çok sonraları da, kimi kez bir kutsal ifadenin hayli zorlanma yorumlanmalarıyla bir meşrulaşma payı çıkarılırdı. Hayli kapalı, her tür yorumlanabilir olan, söylenti ya da kimi kayıtların yayılması ile de olurdu. Aslında böyle bir kayıt olmasa da, krallığın el değişmesi gibi, ya da kişi ölümüyle bitenin, yeni olacak olan kişilerle devan edileceğin bilincidir bu.
5İslam'ın dış şartı, bu feodal ittifaklar, ilişkilenmesidir. Başlangıç koşullarında, İslam'ın amacı, şehirlerin anası olan, Mekke'yi uyarıp sakındırmaktı. İslam’ın iç şartı, feodal ve tüccarlar yapılı ilişkilenmesinin kendi birliğini ve bir birlikçi, ‘merkezi otoritesini’, ortaya çıkarmaktı. İçteki çok çatışmacı kargaşa ortamı olan, güvensizlik ortamı yaratan, aşiretçi, yağmacı çatışmaları ve asayişsizlikleri kırmaktı. İçteki bu durumlara ilişkin mücadele çokça meşakkatliydi.
Tasarımcı, şehirlerin anası sloganı ile yola çıkmışsa da yol işlevi, işlev de yolu belirleyecekti. Ortamı olgunlaştıracak gelişmelerin oluşmasına değin sabırlı (bilinçli) mücadelelerin sonundaki başarılarıyla da, ummadıkları bir gücün muktediri olmuşlardı. MS: 750’lere doğru bu gücün zorunlu kontrolü ve bu gücün kendi doğal zorunlu akışını kanalize etmenin, zorunlu akışsal hedefini de nesnelci olaraktan ve ideal olaraktan da, oldukça büyütecektiler.
Arap yarımadasına sığmayıp idealini yarım adanın dışına taşıracaktılar çünkü süreç Dünya ile sınırlı olan, ‘ilerinin biraz ilerisi kesikli süreklilik ilkesine’ dönüşüyordu. Güç sizin elinizde ama siz de gücün akış eğilimi hakimiyetine, zorunlu olaraktan tabii idiniz. Yayılma coğrafyanız genişleyecekti. İslam’ın yayılma dönemi feodalizmin en bereketli ilişkileşmeler dönemidir. Ve işgalindeki beşeri coğrafyalar üzerinde, İslam’ın geliştiği dış zeminler üzerinde hem kısmen sürmekte olan ve can çekişmekte olan köleci düzenle, köleci düzenin yeni yeni dönüşmüş şekli olan, feodal imparatorlukların yapılaştığı dönem idi.




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...