Bir gofret
Bir çikolata
Rızaya binaen rıza...
Konmuşsa bir kota
Ruhsal gelişime
Zihinsel sorgulamaya
1-Alan ve Alan Kazanma Olan Çevre Gezmesi
Tarih sel olana bakışta; alan, alanlanma gibi bir oluşma diyalektiği ile tarihe bakış; ilk kez benim kullandığım bir yöntem oluşla yazıya döktüğüm savunulardır. Yazılarımda dile getirdiğim savunular burada sayamayacağım kadar çok konu içeriklidirler.
Bu bağlamda totem kavramı animizim, büyücülük türü herkesçe bilinen kavramları da ilk kez benin kullandığım anlamla tarihsel sürecin kesikli sürekliliği içinde özel bağıntı oluşla olagelen bir inşa diye değerlendirdiğim çalışmalardır.
Bir totemizmi benim kullandığım diyalektikle az çok benzeşen anlamalarla kesişen kişisel düşünmeler mutlaka insanlık içinde olmuştur. Olması en olası yaklaşımdır. Ama yazıya dökülen dokümanlarda ve okuduğum türlerle basın yayın içindeki akademik çevrelerde bunun kırıntısını dahi görmedim. Oldukça bilimsel olabilmenin sunusuyla bunu yapmağa gayret ettim.
Sevgi duyduğunun açlıktan ölmesini hatırlamasıyla kendisinin el an doyuyor olması his kırılmasıyla bir mihneti utanma duygusu duydu. Hiç değilse aklına düşürdüğü bu gibi durumlarda kendisi de atası gibi mihnet ve minnetini duyduğu onun gibi aç kalarak; onu anar oluşla; mihnet ve şükranını göstermenin erincine (huzuruna) varabilirdi!
Mihnet ve minneti belirten iki anı kıyaslamasını bir arada yaşayan kişiler; bunun canlı tanığıydı. Çok daha sonraki kişilerde anlatılanların tanıklığına duygu ve vafa tanığı olup, iman ediyorlardı.
Av sırasında av olanlar, düşüp kolunu bedenini kırıp sakat olanlar. Av için uçurumda düşüp ölenler. Ve ölenler yüzünden günlerce aç kalan grup üyeleri, sık yaşadıkları ve yaşayanlardan dinledikleri anı süreçleriydi. İşte totem meslekleri artık yavaş yavaş aç kalmanın, yiyecek bulamamanın önüne geçmeğe başlamıştı.
Birinci Dünya savaşının içindeydik. Daha işgal günleri yaşanıyordu. Birinci Dünya savaşının sonuna doğru ana akım beyin gücü olan çekirdek kuvvacıların Anadolu’ya geçmesinden önceki zamandı.
Anadolu’ya geçecek kuvvacı hareketin başlamasından 18 ay kadar önce kuvvacı hareketi de etkileyecek bir durum olmuştu. Ekim 1917'de hiç hesapta olmayan durumla konjonktür ufkunda yepyeni bir değiştirici dönüştürücü süreç oluşmuştu.
Bu yeni durum, Anadolu hareketi gibi sürecin başlangıç koşuluna etkiydi. Birinci Dünya savaşı gibi bir harbin sonucuna etki etmek gibi birçok durum, koşullarının da belirleyicisi olan doğum olmasıyla, çoktan doğmuştu.
İlk başlangıç koşulları dinamiği içindeki konjonktür sel olgularını karartmakta çok cömert davranan Osmanlı, haliyle güncellikten çok uzaktı. Sağlıklı bir konjonktür sel dinamizm karşısında sağlıksız ve hastalıklıydı.
Sanayileşme trendini ve sanayileşme devrini kaçıran Osmanlı kendisini, ne olup bittiğini hiç anlamadığı yeni bir durumun ardışık bir ikinci başlangıç koşulunun içinde bulmuştu.
Yeni koşul: zorunlu bir olgu ile sanayi devri salınımlı olacaktı. Ganimet elde etmek olan emperyalist tutum, sanayi ürünlerinin pazar paylı dış satımı nedenle maske değişecekti.
Statüko gözleri kör etmişti. Haydi saltanatı korumada Osmanlı Ailesinin çıkarı vardı da ahalinin ne çıkarı vardı? Ahali de dini bir iman akdi sandığı bu kabil saltanat statükosunu koruyordu!
Üstelik Osmanlı gelecek için ülkenin varlığı için kendi saltanatı olmayan bir meşruiyetle ülke bekasını düşünseydi Ekim devrimini: işgal altında olan kendisinin kurtulması için yine kendisine bir destek bir şans olacağını görecekti.
Ortada saltanatları için gözü dönmüş ve salt saltanatlarından gayrısını gözü görmez şekilde gözü kararmış olan bir saltanat ve hilafet vardı.
Neydi bu siyasi deha? Kuşkusuz ki Hakimiyeti milliye söylemiydi. Hakimiyeti milliye söylemi ekseninde şiar edineceği tutum, enkazda kurtarılacak olanı da garanti edecek olandı. Mustafa Kemal'in Osmanlı enkazında çıkaracağı envanterlerle inşayı halkın egemenliğine dayalı bir ulus devlet içinde kuracaktı. İşte saltanat beklentisi karşısında gerçekçi olan egemenlik tutumu buydu.
Egemenlik Osmanlıdaki gibi taat, itaat, biat ve ibadet üzerine değildi. Daha sonradan anlayacağımız gibi Mustafa Kemal'in egemenlik anlayışını "köylü milletin efendisidir" sözünden çıkaracaktır.
Yani köylü gibi çalışma yapmak. Üretimde bulunmak. Emek verip emek gücü harcamak sahiplikti. Efendilikti. Egemenlikti. Çalışma egemenlikti. Egemenliği kimse vermiyordu. Üretip, çalışıp emek gücü ortaya koyan sonuçla egemenlikti.
Hakimiyeti milliye sözü halk için, 20. yüz yıl başında bile hala halkın saltanata bağlılığı olan düşünceyi ifade ediyordu. Bu söylemin ahali için anlamı Fransız devriminin etkilerinden çok çok uzaktı.
Ahali yeni duyduğu bir sözü ve söylemi dahi dini kalıplar içinde hıfzediyordu. Saltanata bağlılık çoğu kişilere inanç gibi iman gibi geliyordu. İnanç gibi iman gibi gelen düşüncenin ve bilginin iradesi de saltanattan yana olmakla huzura kavuşuyordu.
Ne söylerseniz söyleyin bir kesim ahali her konuyu getirip getirip saltanata bağlıyordu. Dolaysıyla yeni olanı da inancına bağlıyordu. İnanç ile saltanat halk nazarında özdeşlikti. Bu tutum geçmişte Emevi saltanatını veren düşünceleri savunup şiar edinmenin az çok bir benzeriydi.
“Egemenlik milletindi”. Kime karşı milletindi? demez iseniz sorunun cevabını alamazsınız. Siz egemenliği veren süreçleri yitirmedikçe egemenliğin farkında olamazsınız. İttifaklar mütekabiliyeti süreçlerle başlamakla ikinci tür egemenlik belirmişti. Görünüşte belli belirsizdi.
Egemenliğin temeli üretim ve üreten ilişkidir. Üretiyorsanız ve üreten bir ilişkiniz varsa, önce doğa karşısında, güdülmekten kurtulup egemen olurdunuz. Sonra da üreten başka bir üretim ilişkisi olan grup karşısında; muktedirlikle egemen olurdunuz.
İnsanlık üretmekle doğa karşısında egemen olmuştu. Ön ittifaklar içinde de diğer totem meslekli üreten grup sektörler karşısında, ilahi temsilci ilikle egemendiler. Üreten ilişki de üretim de kolektifti. Sahiplik te kolektifti. Dolaysıyla egemenlik de kolektifti.
Bu nedenle insan; egemenliğini ve hâkimiyeti milliyesini, kolektif birim zamanlı tek meşru yapı değeri üzerine oturtuyordu. Trans Atlantiki bununla yapıyor, uzaya bununla gidiyor, kanseri bunula yeniyordu.
Çünkü doğadaki sosyal oluş yanında "toplum sal üreten oluşuyla insani kolektiflik" doğada şimdilik tekti.
Bugünkü sistem de sömürü varyantlarıyla tekti.
Değilse bugünkü sistem yine "kolektif bilinçli, kolektif miras paydaş süreçlerle kolektif üretiyordu. Pay yaparken kolektif değildi.




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...