Aritmetik ve matematik doğada olup bitenleri, insan anlaması içine sembollerle anlatmanın diliydi. Yani doğanın bir semboller dili vardır. Karşınızdaki bir elmayı; daldaki bir kuşu; 1 gibi sayılama sembol diliyle eşletmekle, ifade ediyordunuz. Böylece bir kuş; aritmetiğin sembol diliyle 1 kuş oluyordu.
Bir kuşun yanına; ikinci, üçüncü bir kuş konduğunda; toplaşan, çoğalan kuş gerçekliği ortaya çıkar. Yine toplaşmış olan kuşların içindeki kimi kuşlardan bir kaçının uçup gitmesi ile azalan kuş gerçekli; sayılama belirtmeli özne nesne eşletmeli, giriştirmeler var olacaktır.
İşte azalan ya da artan görünürlüğün içinde olan bu türden devim süreçleri de aritmetiğin rakamlar eşletmeli girişmenin semboller dili olmakla, insan öznesinin toplama çıkarma işlemi olmaktadırlar.
Belirenin, belirecek olana karşı koyan direnç tepkisi vardır. Bu tepkinin sosyal dildeki karşılığı put kavramıdır. Direnç, dinamik olmayı da ele verir iken, sosyal gelişme içindeki dinamik firen kilitlenmesi olabilmektedir. Önce olanın sonra olana tepkisidir. Geçmişin, geleceğe tepkisidir. Kesikli olanın sürekli olana, tepki koyuşudur.
Burada önemli olan şu. Bir sürecin büyümeye, değişmeye, dönüşmeye, eğilimi vardır. Aynı sürecin büyümeye, değişmeye, gelişmeye karşı direnci de vardır. Firen etkileri nedenle süreç istediği kadar büyüyüp gelişemez. Ve firen etkilerine karşı olan eğilimin, biraz fazlası kadarla de büyür. Bir süreç kendisi ile aynı kalmak ve kendisiyle aynı kalamamak çelişkisiyle baş başadır. Kendisiyle aynı kalma eğiliminin biraz fazlası olan enerjiyle dinamik ve akışkan olur. Sistem geri bağlanım yasasıyla aynı kalmak ister. Geri bağlanım yasası içindeki ileri geri fazlı olay niceleyicilerle büyür.
Put, bir önceki El geleneğinin daha sonraki niceli El salınımlı belirimlerine karşı olan dirençleridir. Şimdiki sentez ile olan El’in, geçmişteki kendisi olan; tekil, monark, kabileci El’e, put demesidir. El geleneğini, şimdisi içinde daha önceki boyutu ile tutan muhafazakârlıktır.
Bir zaman azar
Bir zaman yazar
Bir zaman
Yenilgiden sezar
Her dönem
Gözyaşı dökerek
Mezopotamya Sinear bölgesinin kuzeyi, yukarı yerin gök toprağı olmakla; Kalde, Akad yurduydu. Gök yurdu olan Akad daha çok gök ehli çobandılar. Gök yerlerin aşağısında kalan Sinear bölgesi daha çok tarımcı olan yer ehli gruplardı.
Totem meslekli grupların ön ittifaklı temasları yapabilmek için iki grup kendi bölgelerinin sınır değinişlerinin yapıldığı yere geliyorlardı. Bu temas yerleri bölge içi hareketliliğin en aza indiği değinim yerleri olan kesim noktasıydı. Kesim noktalı, kutsal tapınak alanları yukarı toprakların aşağısında; aşağı toprakların da yukarısındaydı (gökteydi).
Aşağı yerdeki totem gruplar kesim alanına gelmek için göğe (yukarı topraklara) çıkıyordular. Yukarı topraklar da olan göktekiler de kesim alanına gelmek için aşağı topraklara doğru yere iniyorlardı. Göktekiler yerdeki makamı takdis ederlerken yerdekilerde göğe miraç ediyorlardı.
İşte yukarıdaki: “Demokrasi adaletin temelidir” tanımındaki bilincimizi ters yüz edip, kapatan anlamalarımız, bizdeki oluşan çözümsüzlüklere ve giderek çözümsüzlüklerin bezginlik veren dirençlerine kapılmamıza neden olur. Böylesi kapılmalarımız, bu türden yanılgıları ve bu türden ayrışmanın çatışmalarını ve bezginliklerini ortaya koyar. “Ah bir Atatürk gibi adam gelse” denir. Yani hem Atatürk’ü demokratik bulmazlar! Hem de beklenilen Atatürk gibilerinden! De demokratik olmayan uygulamalarıyla, durumun adaletçi çözümü beklenir!
Yani sizin demokrasi gibi görmediğiniz çözümler, sırasında adaleti sağlayabilen araçlardır. Söz gelimi demokrasilerde seçilmişlik tabusu yaratırlar. Seçme seçilme demokrasi ise de her seçme seçilme demokrasiyi ve adaleti sağlayamaz. Oysa demokrasilerde üstünleşme taslağı yoktur. Toplumsal egemenlik üç ayrı erkin ilişkin uygulamaları ile gerçeklenir. Ve yargı erki seçilmemiş olması ile demokrasiyi sağlardır.
Eğer yargı işleyişine değin demokrasiniz, yürütmenin veya halkın seçimi ile gerçekleşir olsa idi; bu haliyle demokrasinin gerçekleşeceği çok çok kuşkuludur. Benzer deyişle, sizin demokrasi diye ayılıp bayıldığınız kimi araç enstrümanlar, adaletsizliği doğurmaktadır. Ki insanlar böyle zamanların uzun süren bezginlikleriyle umudu bekler olurlar da; “Yetiş ya Muhammed, bozuldu düzen” derler!
Tabii ki zaman içinde, gelişen insan zekâsı, yeni durumun ilişkin süreçlerini de yavaş yavaş kavrar olup, sistemleştirir olacaktır. İnsan zekâsı işi, çeşitli noktalardaki girişmelerin sosyal ve toplumsal, determinizmleri ve zorunlu algılatmaları ile durumun soyutluğunu, ortaya koymuşturlar. Böylelikle sosyal birliğin gücü yerine, yepyeni halk zekâ gücüyle (sosyal zekâ güçle) toplumsal zekâ gücünü ortaya koydu.
Sosyal güç dikensiz gül bahçesidir. Karşıt söylemleri olmayan, bir etnikçi tekillik içinde olmanın anlama ve anlatım, söyleyiş, işleyiş düzey ve düzlemidir. Halk ise toplumların ittifakları yolu ile ortaya çıkmıştır. Çeşitli etnik grup birliklerin karışım birlikleri ya da yan yananlıklarıdır. Zıtlıkların çatışması ve yeni fikirlerin oluşturması müsamaha geliştirmesi, halkın oluşmasıyla vardır. Yani halk içinde artık gülün dikeni vardır.
Her bir zekâ işleyişi kendi alanında, bu kavramları önce çok basit ilgilemelerle sosyalleştirmiştir (imanlaştırmıştır) . Başlarda Sosyal olan da, toplumsal olanmış gibi algılanmıştır. Bu mana da bakınca sosyal yapı ve halk; toplumun psikolojik yanıdır. Ve psikolojik tedbirlerle çok ilgilidirler.
Beyni çökmüş zekâdan da bir takım yetenek gerilemesi ve körleşmesi olur. Yani zekâyı değil ama bugünkü yaşar olduğumuz öznelliklerin pek çoğunu bulamayacaktık. Beynin çöküşüyle zekânın kazandığı büyük ivme kaybolacaktı. Bu ivmeleyiciden biri olan beynin çabuk girişmesini sağlayan sinaps bağlarla ağ şebekesini sağlar olması ortaya çıkmayacaktı. Sistemin pek çok işlev gen üniter zekâ ağlarıyla haberleşenlik oluşması belki hiç mümkün olmayacaktı. Tarih içindeki zekânın ağır aksak gelişmesi, beyinin sürece girmesi ile ve zekânın beyinle ilişkileşmesiyle, oldukça sürat kat etmiş ve yepyeni bir düzlem kazanmıştır.
Yani sizin çıplak ayağınız, siz farkında olun ya da olmayın, bir ayakkabı türevi korunmayı size bir ihtiyaç olarak ortaya kor. Gide gide bu duyum sizde karşılıklı etkileşimin bir zorunluluğu olarak belirmesiyle içteki biyolojik konumlanma eğilimleşmesini ve ruhsal duygusal kaygı ve tedirginlikleri ortaya çıkarır. Bu bir zorunlu girişmenin sonucu yansılaşmalardır.
Biyoloji bu ihtiyacın etkisini nasırlaşma ile deri kalınlaşmaları, pul, tırnak gibi tepkisel cevaplarını, eşdeyişle, seçme ayıklama ilkesinin sınama yanılma metotlarını ortaya koyacaktır. Bu tür ağır aksak zekâ belirmeleri, tarihin beli döneminde insanda beynin, gide gide ortaya çıkan işlevleşmesiyle ak madde, boz madde konumlaşma eğimleşmesinin girişmesi ile bu günkü ayakkabı düzenli zekâsını ortaya koymuştur.
Bu vurgulardan ilahi dönemli sürecin DNA’sından bahsedilmiyordu. Siz “yaklaştım” dediğinizde sizin bir yerden ayrılıp, uzaklaştığınızı böylece yaklaştım kelimesinden ötürü dolayla çıkarıyorduk. Öyle ya ayrıldığınız bir yer yoksa neden yaklaşıyorum diyorsunuz?
Ön ittifaklı ilahi dönem içinde, ilah divanında; ilaha karşı El anlayışlı sav düşünceler neden beridir tartışılmaya başlamıştı. Bu savın sahibi ortaya koyduğu savı nedenle kendisine ben El ilahım diyordu. Bk. Eşitsiz El’in Adil olması yazı dizim.
El kendi algılarını oluşuyordu. El söylemi, ilahların söylemeyi aklında geçirmediği bir mana anlayışıydı. Çünkü ilah ortaklaşma yapan anlayıştı. El de ortaklaşmayan kişi sahiplikle olan bir anlayışla inşaydı. İlahları aklına diğer türlüsünün gelmeyişi ve El’in aklına da ortaklığı kötülemenin gelmesinden daha doğal ne olabilirdi ki? El’in İlahlığı da, yeni olan mana anlayışını; tıpkı ilah gibi takdirle söylemesiydi. Takdiri kendisinde meşruiyet görmekle; ilahi takdir de bulunma fiili de, El’e bir anlam geçişmesiydi.
Kamucu (ortaklaşmacı) birleme ve tevhidin yerini biati birlik ve tevhit almıştı. Kişilerin biati olan sahiplenmesi; köle olma karşısında oluşan dirençleriyle hayli çetin olacaktı. Bu sancılı süreç köleci sisteme geçmenin ilk inşasıydı.
El, kendisine iman edenlere soruyordu “yer ve yerdekiler kimin? Yer ve yerde ne var? Ekici tarımcı dediğimiz emekçi kâfir gruplarla; onların emek ürünleri var. Yerdeki ağaçlar, hayvanlar, dağlar bu aşama itibarıyla El’in umurunda bile değil.
Öyle olsa bunu üreten ilişkiler ortaya çıkmadan evvel de söyleyebilirdi. Neden illa da üreten emekler kişi sahiplikle olucu durumun yansıma vermesini bekleyene kadar durmuştu. Çünkü üreten ilişkiden önce kişi sahiplikle ne mal, ne mülk; ne nitelikli emek gücü ortada vardı. Dolaysıyla El’in benim malım benim mülküm diyeceği; her gün yeniden ve yeniden üreten emek gücü de ortada yoktu da ondan.
Hayat ve varoluşun olay süreçleri geri bağlanım yasası nedeniyle tekrarlarını yapar. Ya da tekrarlarını yapmak zorundadır. Bir yazı da geri bağlanım yasası içinde kendi tekrarlarını farklı söyleyişlerle ya da aynen tekrarlarıyla tekrar etmek zorundadır. Yani kırıklı yapı, korunan süren; kesikli yeni inşalarladır.
Bu bağlamla şu vurguyu belirttikten sonra asıl konuya geçeceğim. İlah diye kullandığımız sözcüğe; El sözcüğü kaynaklık etmiştir. Bu nedenle İlah kavramı, El sözcüğünden anlamla dönüşmedir. El değil demekle söylenir. El, al, il gibi El’in çeşitli söylenişleri vardır. İlah sözü La El ya da İl La diye izah edilir. Böylece İlah, El olmayan anlamınadır. İlahın ortak yararlandırmasına karşı El, özel mülkü olandı. Özel mal mülk içinde kişilere mülk yararlandırması yaptıran El’di.
Daha açığı ilah sözcüğü El sözcüğüne El olmayanın veya El değil deme anlamı veren sözcükle bir arada söylenir. Böylece İlah, El değildi olur. İlah ortaklaşan irade. Ortaklarla kararlar alan ittifakı iradedir. Kişi uhdesinde bir mal mülk sahipliğini bilmez. El de ortaklaşmayan; ortak irade tanımayan mana gücüdür.




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...