Tanrı'nın vardı merdutları
İğfal ediyor, baştan çıkarıyor
Bir iradeyi selahiyetle, şeytan
Düze saydı, sarpa koydu umutları
Egemenliktendi yediği her dutları
Eşitlik, bir tamam olamayışın, tamam oluşa yürümesi gibidir sanki. Tamam, oluş, olmuş bitmiş olan değil, her aşamanın, ikmal edilir olan bir sürekliliğidir. Ve olabildiğince soyut oluştur. Tamam, olma ya da natamam olma tanımlamasını ancak, olmuş bitmiş olgu, olaylar dizgesinin kesikli olan kullanım sürekliliği içinde söyleyebiliriz.
Değilse sonsuz bir dengede oluştu sürekliliği içinde eşitlik anlayışları, hiç olmayan bir durumun, tasım salıdırlar. Sonsuz bir eşitlikti denge, şimdilik bizce bilinir değildirler. Eşitlikti olan nokta alanlar geçici pozisyonlarını, geçici bir süre denge eğilimi yapacakla; yeni dengesizliklere yönelecekleri eğilim anlarının belirmesine dek, bu görece eşitliklerini korurlar.
Ya da aşağıdaki ifadelerdeki gibi bir denge ya da dengesizliklerin eşitliği vardır. Bizlerin birbirimize aktarırken söylediğimiz; bir tarağın dişleri gibi soyut olan eşitlik, söz konusu değildir. Yürür deki olgu ve olayların, yeni belirişlerin, her bir ilişki durumları içinde, sürekli yeni olan, kendi eşitsizlik ve eşitlik karşıtlığını ortaya koyacaktır.
Bu da, insansı başarıdır. Yani farklılıklar zorunludur. Farklılıklar, eşitlik anlayışının çelişmesidirler. Ve doğanın dinamik oluşudurlar. Farklılıklardan yoğaltılan, moda mod olmayan; sosyal ve siyasal emek harcanması ve eğitim olanağı; sağlık temini olanağı gibi geçici ve eşitlikçi denkleşmeli olan; kararlı olan; zaman ve zemin düzlemine görece bağlı olan; oluşmalar zorunludurlar.
Eşitlikte amaç zorunlu ihtiyacı olan dengeleri gözetir olmaktır. 3 kuruşa ihtiyacı olana, illa ki eşitlikti anlayışla; beş kuruşu ön görmek yanlıştır. Yine yedi kuruşa ihtiyacı olana da eşitlikçi yaklaşımla illa beş kuruşu ön görmek yanlıştır. Her ikisine de beş kuruş verildiğinde; birindeki fazla iki kuruş o olanakta, kapasitesinin üstüne çıkamamakla verimsizleşir. Diğerindeki eksik iki kuruşta, kapasiteyi kendi sınırları içinde kullandırtamayacak olması ile verimliliği, atıl kalır. Her ikisi de aynı değerde yanlış ve zararlıdır. Ama genel eşitlikti ortalamanız yine 5 kuruştur.
Bu da az üstte belirttiğimiz: ‘Doğa eşitliğinin (dengede oluşun kararlılığının) hemen yanı başında eşitsizliğini de oluşturmalıdır. Ya da eşitsizliğin (kararlı olamamanın) yani başında da, kararlı olan, dengeli eşit yapıları da ortaya koyup, birbirine dönüşen ikili yapıların da, kesikli ve sürekli işlekliğini ortaya koyabilmelidirler. Bu da, sosyal ve toplumsal olanın, ihtiyacı kadardan, ihtiyacına göre paylaştırılmalarını insana bilinç ettirir.’ Paragraf anlamın açınımı olur.
Hem de bozulan bu dengeden kaçışla sistemler yeni referans değerleri üzerinde dengeye ve eşitlikçi bir yapıya kayarlar. Sistemin denge ve dengesizlik hali, sistemin geliştirici özü olan, çelişkileridir.
Şimdiye değin olan sosyal ve toplumsal insanlığın gelişmesi, eşitsizliklerin çelişmesi, eşitsizliklerin birbirine imrenmesi ve hırslanması esası üzerine olmuştur. Eşitsizliğin sosyaldi öznel yapıya değin nesnel çelişkisini gideremeyen insanlar; inancı ve dinsel söylemli inancı sistematiği, oturtmuşlardır. İnançlar böylece bu gibi bir yönü ile de geçmiş toplumların öznel işleyiş ilişkilerini desteklemiş her iki potansiyelin eğilimini bir katlanma eğilimi olacakla, desteklemiştir. Bugün bile bu hali ile sosyal yaşamda çok etkindir.
Doğada iki eşitsizlik arasında bir akım bir eğilim vardır. Söz gelimi alçak ve yüksek hava basıncı ile eşitsizleşen ortamlarda, hava akımı yani rüzgâr oluşur. Artı ve eksi yönden eşitsizleşen polarmadı kutuplaşmada, basınç farkı; yine bir akımı, elektron ya da boşluk denen akımını oluşturur. Ha keza potansiyel farkı oluşla eşitsizleşen iki su birikintisinde yine su potansiyeli fazla olandan alçak olana doğru bir akım, bir su akımı oluşur.
Eşitliğin nasıl gerçeklendiğini bilişmeden, eşitliği miras paylaşımı gibi herkese 3’ er 3’er dağıtmanın saymaca eşitliği gibi görürsek; bu soru baştan ters oluşla ortaya konmuş bir kendilik sorunsaldır.
Toplum insana 3’er, 3’er dağıtmaz ama 3’er, 3’er dağıtmanın en yakın çevrim noktalarında 3’er 3’er dağıtmanın alanındadır. Fakat üçer üçer dağıtmayla üst üste çakışmayan bağıntı sal girişmeli, uyumlarını çıkarır.
3’er 3’er olmanın alanı, 3’er 3’er değildir. 3‘er, 3’er olmaya en yakın duran süreçler kümesidir. Alan merkeziyle merkez çevresi 3’er 3’erdir. Merkez çevresi üçer üçere yakın olmayla, merkezin üçer üçer oluştuk bağıntısı gibi davranırlar.
Eşitsizliği eylemli kılan mana anlayışı; aynı eşitsizlikti nedenle adil de olacaktı. Önce kolektifin emek gücü olan üretim nesnelerini ve üretim araçlarını keyfine göre dağıtmıştı. Sonra da dağıttıklarına rızk diyordu. Rızk dediği hakkı, kimi kişilere vermiş olmasına da, kendi deyimiyle adalet üzerine davranma diyordu.
Böylece El, kendi öncesinin adaleti olan ortaklaşma denkliği içindeki sürecin eşitliğini, bozmuştu. Bozulanla oluşan eşitsizliğin de sürdürücüsü de El olmuştu. Yani yeni adalet ya da El’in adaleti kolektif eşitliği bozan ve bu bozulmayı adalet diye sürdüren olmakla, özel mülke meşruiyet, anlaması olmuştu.
El de öğreniyordu. Çünkü El keyfine göre dağıtma yaptığı sonuçtan önceydi. Ve takdirde bulunduğu süreç sonucun ne olacağını da bilmiyordu. Elbette bilmediği sonuca göre de önceden konuşamazdı. Sonuç yansımalar ortaya çıktıkça konuşacaktı. Önce keyfi takdir iradesini kullanmakla keyfi takdirine ‘ben adalet olana göre davrandım’ diyordu.
Bozduğu işleyişe göre El, adaletli olmuştu. Bozulan neydi? O günün koşulları içinde; bir grup kendi totem mesleği olan ürünü ittifakı içindeki karşı gruplar içinde üretiyor olmasıydı. Gruplar ürettiklerini karşı grupların totem ürünleriyle (kurban sunulu takdime takasla) değişiyorlardı.
Yani üretim; gruplar içinde ortak üreten grup hareketiydi. İttifak edilen grupların ürünlerine karşı denklikle değişiliyordu. Değişilen ürünler grup emeği içinde grubun kişiler üzerinde herkesin ihtiyacı kadarla tüketilmesi oluyordu. Tüketim hareketi de; imece üretim hareketi gibi grubu içinde ortaklaşa ortaya konan tutumdu.
El, ortak olan üretim ve tüketim hareketini bozmuştu. Yerine küfür saydığı ortak tanımazlığı inşa etmişti. Ortak tanımazlığa göre kiminin bol bol özel malı, mülkü olacaktı. Pek çok kişinin de malı mülkü olmayacaktı. Malı mülkü olmayanlar; "mal, mülk sahibi olan kişilerin (efendilerin) ellerinin altındaki aciz köleler" olacaktılar.
Meşrulaşma ve sahiplik insanın kendi sosyo toplumsa sistemi dışındaki bir mana gücünün sahipliğinde oldu. Bu işe göre tasım edilen mana gücü sistem içine alınıp mal mülk sahibi yapılıyordu. Onun takdiri de seçilmiş kişilerin, kişisi mal mülk sahibi olmalarının da meşruiyetiydi.
Kişilerin, El sahipliği üzerinde mal, mülk sahibi olması; geri bağlanım yasası olan som bencilliğimizin sahiplenmesi üzerinde kişisi bencilliğin karşılanma meşruiyetine çok uygundu. Buradaki çelişki şuydu. Bu sahiplik üzerinde herkes çalışsa, çalışırken kendisini paralasa da mal, mülk ve emek gücünün sahibi değildi.
Kendi bencilliğin karşılanması olacakla herkesin mal, mülk sahipliği yoktu. Mal, mülk sahibi olanların karşısında onlar gibi mal mülk sahibi olup; gücü ele geçirmenin arzu ve isteği vardı. Geri bağlanımca sahiplik ile temel meşruiyet yasasına göre, bencilliğin şu veya bu biçimde karşılanması gerekiyordu.
Bu tekilliği; yalıtma bağlamıyla, iletme bağlamıyla okuyalım. Yalıtkan bir tahtada; tahtanın ısıyı her noktasına göre farklı iletmesi vardır. Tahta kaşık üzerindeki bir noktalar kümesi elinizi yakarken bir noktalar kümesi ılıktır. Diğer bir noktalar kümesinde sıcaklığı hissetmezsiniz bile.
Tahtadaki bu süreçler keskindir. Basit adi duyumlarla ölçülür görülürdür. Ama tekilliğimiz asla öyle değildir. Biz tekillik üzerinde iletime ısıyı her noktada aynı ölçeriz. Ama tahtadaki iletim süreci akıl almaz küçüklükle tekilliğimiz içinde de vardır.
Çünkü tahtadaki iletime süreçleri tekilliğimizde gelen; büyümüş, büyütülmüş, içi, dışı oluşla birbirine göre kesikli sürekli durumlarla yalıtılan özel bağıntı süredurumlar olmanın bağıntı açılımıdırlar. Tekillik olan akıl almaz küçüklük ve yoğunluğun kendisi de noktasal bir iletme, iletmeme gibi bir süredurumla olur.
Sosyo toplumsa sistemler şurası benim mülküm diye çevirme yapmanın inşası değildiler. Ortak bir çaba ve gayreti ortaya koyabildiği alan üzerinde işbirliği dayanışması yapmıştı. Alanın büyüklüğü göz dikme ya da tapu ile ortaya konmamıştı. Ortaya koyduğu gayret ve çabayla sınırlıydı. Üzerinde üreten emek ilişkileri gerçekleştirebildiği alanla sınırlıydı.
Koyununu otlatmaya götüremeyeceği alanlara sahiplenmeyle uğraşmıyordu. Ekip dikemediği alanı kendisine zimmetlemiyordu. Üreten ilişkisini geliştirdikçe, üzerinde üretim yaptığı alan da gelişmeye büyümeye başladı. Kavga üretim yaptığı ve üretim yapabileceği alanları büyüten emek gücü, bilgi ve teknik gücü sahiplenmeleriyle başladı.
Bir Aborjinli’nin bölgesi dışına çıkamaması bu nedenledir. ABD’linin Dünya üzerinde cirit atması da bundandı. Yoksa uzaya ve gezegenlere gidişimiz buraların tapusunun El tarafından bize verilmiş olup olması değildir. Bizim uzaya gidememiş olmamız; El tarafından elimize uzay tapusunun verilmemiş olmasından değildi.




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...