“Egemenlik milletindi”. Kime karşı milletindi? demez iseniz sorunun cevabını alamazsınız. Siz egemenliği veren süreçleri yitirmedikçe egemenliğin farkında olamazsınız. İttifaklar mütekabiliyeti süreçlerle başlamakla ikinci tür egemenlik belirmişti. Görünüşte belli belirsizdi.
Egemenliğin temeli üretim ve üreten ilişkidir. Üretiyorsanız ve üreten bir ilişkiniz varsa, önce doğa karşısında, güdülmekten kurtulup egemen olurdunuz. Sonra da üreten başka bir üretim ilişkisi olan grup karşısında; muktedirlikle egemen olurdunuz.
İnsanlık üretmekle doğa karşısında egemen olmuştu. Ön ittifaklar içinde de diğer totem meslekli üreten grup sektörler karşısında, ilahi temsilci ilikle egemendiler. Üreten ilişki de üretim de kolektifti. Sahiplik te kolektifti. Dolaysıyla egemenlik de kolektifti.
Bu nedenle insan; egemenliğini ve hâkimiyeti milliyesini, kolektif birim zamanlı tek meşru yapı değeri üzerine oturtuyordu. Trans Atlantiki bununla yapıyor, uzaya bununla gidiyor, kanseri bunula yeniyordu.
Çünkü doğadaki sosyal oluş yanında "toplum sal üreten oluşuyla insani kolektiflik" doğada şimdilik tekti.
Bugünkü sistem de sömürü varyantlarıyla tekti.
Değilse bugünkü sistem yine "kolektif bilinçli, kolektif miras paydaş süreçlerle kolektif üretiyordu. Pay yaparken kolektif değildi.
Bir kişi "bir birimlik bileşik bir kişisi beslenme süreci içinde" beslenecek olsun. Bu kişinin beslenme süreci art arda da üç birim sürelerden oluşur. Besin alanına gitme, besin bulma veya av yapma ve de bulunan besini ya da avı yeme türünden olan bu sürecin üç tane birim süre ile üç aşaması vardır.
Aslında beslenme süreci kişisi üç tane birim süreç toplamıdır. Kişimiz ancak üçüncü duruma gelinmesi ile üçüncü aşamanın belirmesi içinde beslenecektir. Beslenme alanına gitmesi de bir başka bir birimlik süreçtir. Kişimiz ilkin besin sahasına gidecek. Sonra besin maddesi bulacaktır. Sonra da üçüncü birim bir durum içinde beslenmesini yapacaktır.
İlk durumla besin bulmak için bir birimlik kişisi süreci içinde olan kişimiz, av bulma ve beslenme gibi diğer bir birer birim olan iki süreci peş peşe gelecektir.
Siz bilmeseniz de "kolektif egemenlik sizin dışınızdadır." İşte Osmanlı yönetimi içine dahil edilen ilk Meclisi Mebbusan El mana anlayışlı yaşam çelişkisi içinde az az biriken oluşumlar olmakla geçmişten gelen sizin dışınızdaki bu bilincin tezahürü olmakla, tam da arkaik olan bir kolektif bilinçti.
Arkaik kolektif bilinç, El egemenliğinden hareketle güncelin içinde hakimiyeti milliye türü söylem şekline gelmişti. Köleci geçmişten beri gelen; El temsilcisi irade saltanattı. Saltanatın iradesi önce, hakimiyeti milliye ile kısıtlanıyordu. Sonrada tümden kalkacaktı.
Aslında Meclisi Mebbusanın açılışında saltanat oligarşisi yine kendi iradesi üzerinde olacak bir meclis iradesini tanımıyordu. Aksine son söz yine saltanatındı. Yani padişahın iradesi kati olmak koşuluyla padişah iradesi yanına meclisi Mebbusan iradesinin tavsiyesinin varlığı ve meşruluğu kabul oluyordu.
Kolektif süper zamanlı bir tabanın sosyo toplumsa inşa zemini üzerine oturmayan düşünce, eylem, üretim ve paylaşımlar ne özgür olabilirdi. Ne egemen olabilirdi. Ne de kolektif birim zamanlı olabilirdi.
Düşünce, eylem, bilgi, üretim şimdiki gibi kolektif bilgi, kolektif düşünce, kolektif üretim olmadıkça uygarlık, şimdiki süreç düzeyi olanakla değildi. Günümüzdeki sosyo toplumun ve uygarlığın mevcudiyetinde hep kolektif birim zamanlı inşa vardır. Kişi düşünmesi bile kolektif bazlıdır.
Düşüncelerimiz de eylemlerimiz de bilim ve teknolojilerimiz de kolektif birim zamanlı süper zamanlar olmasıyla mülhemdi. Mülhem olunanların ele geçirildiği bu aşamalarda El, kendisinin ezen-zengin sınıfına onlara benzememeleri için köleler gibi olmamaları için efendilerin örtünmeleri ile efendilerin seçkinci oluş içindeki bu ayrıcalıklarını tanımıştı.
Özgecilik, irade ve totem otoriteye karşı kolektif grup egemenliği örtünme simgesi altında mana edilmişti. Örtünme o aşamadaki o grupların sentezi veren kişilerin özgecil bir simgeyle alameti farikasıydı. Oysa köleci sistemdeki örtünme özgecil olmayıp, egemenliği, iradeyi efendiye ya da mülk sahibine teslim etmenin sınıfsal karakteriyle El in iradesiydi.
El in iradesi zenginliği ve fakirliği ortaya koyucu rızk vermenin iradesi olması nedenle egemenlik El in örtünün deme iradesi içinde bu türden karşıtlaşmanın ve sınıfsal oluşun bencil ve kibir abidesi olmanın alameti farikasıydı. Örtünme köleci sistemde sınıfsal kimliğin ve örtünme tipine göre muamele görmenin deşifresiydi.
Bu türden köleci inanç ve kaygılarıyla örtünme ve giyinme; soğuktan korunmanın, çıplaklığı örtmenin çok çok dışında var olan bir tutumdu. Bu tür mana verici giyinmeler ön ittifaklardan beri önce kurumsal, sonrada sömürgeci bir sınıfsal tutumun simgesi olan anlatımlarına dönüşmüştü.
Meclisi Mebbusan açılış hareketi sonucunda El mana düşüncesinin temsili ve temsilcisi olan saltanat; bu yeni oluşumu içine sindirmese de saltanat artık meclis baskısını ve meclis iradesini istemeye istemeye tanıyordu. Ok yaydan çıkmış, irade ve egemenlik paylaşılmıştı. Geriye döndürülemezdi.
El temsilcisi olan saltanat, Mebuslar meclisini kaale alıp, dinlemesiyle artık saltanat kendi kalesine gol atmıştı. Köleci bir saltanatınız ve "egemenlik efendilerindir (egemenlik El'indir)" diyen "El Hâkim" baskısı olmasaydı ona direnip onun yıkılan bir saltanatı da olmayacaktı
Meclisi Mebbusan koşullarında; yeni durumu ile millet saltanatın ve padişah iradesinin irade otağı ve irade benzeriydi. Hala El'in egemenliği sürüyordu. Olup biten muzafferlik; soyut bir egemenlik alanında El'in ortağı ve benzeri oluştu.
Bu El'lerin monarşin dönemli hikayeleri bizlere oligarşini dönemli hikâye içinde anlatılmaktadır. Monarşin söylem tevhidi olan oligarşin söyleme göre çelişki ve tutarsız bir durum olmakla kendisini ele vermektedir.
Birinci teolojik hal grotesk ilikle beraber somut süreçlerin geride kalan iz düşümlerini kişi zihninde gölgeler olarak yansıtmaydı. İlahi dönemdi. Birinci teolojik hal kolektif oluşa göre kolektif ilikti.
İkinci teolojik hal özelleştiren kişi sahipliğini söyleyen soyuttu. Söyleyen failin ne olduğu belirsiz bir mana anlayışıydı. Söylemi belliydi. Takdirle talihlisini bulacak olan rızk söyleminin, karşılığını bulacak denkleşişi kişi güya belli değildi. Bu süreç monarşin süreçti.
Hakimiyeti milliye söylemi kapsamında dogma ile yetişenler içten içe herkesin kendi anlaması olan bilinçlenmeyi, başkasının da öyle anladığı bir biçimsel mana sanıyordu. Bu dogmatik anlamaya göre Milletin Hakimiyeti, sultanın saltanatıyla gerçek oluyordu! Çünkü referanslar iman üzerineydi!
Mondros Silah bırakışmasından sonra şimdi saltanat adüv tehdidi ve düşman etkisi altındaydı. Yurdun tehdit altında olması dahi saltanatın selameti ile eşleşiyordu. O halde halk hareketi olan HAKİMİYETİ MİLLİYE iradesiyle saltanat, vuzuha (açıklığa anlaşılırlığa, huzura) kavuşturulmalıydı! Çoğu halktan kişiler ve kadrodan çok kişilerin fikri ve düşünce özgürlüğü(!) buydu!
Ortada 600 yıldan fazla bir zaman ömrü ile konjonktür sel olması sürdürülememiş cenazesi kalkması gereken bir enkaz vardı. Fakat küllerin içinde her daim üflenmesi gereken kıvılcım olasıydı. Mustafa Kemal HAKİMİYETİ MİLLİYE ile bu kıvılcımı yakıp tutuşturacaktı. Enkazda çıkması olası tek sunu, tek proje buydu.
Ama Anadolu halkının bu meşruiyet içinde oluşu hiçbir işgalci emperyalizmin işine gelmiyordu. Bu yüzden işgalciler maskeliydi. İşgalciler Wilson ve Lenin ilkesini deklare ediyorlardı. Lakin işgalci maskesi ile uygulamada tam bir vahşi işgalciydiler. Bu nedenle işgalcilerden hiç kimse Anadolu'nun bu meşruluğuna haklısın aslanım; "yürü seni kim tutar" demiyordu.
Anadolu halkının haklı olup yürümesi için yeni VESİLE KOŞULLAR vardı. Temel koşul olmayan bu vesile koşuldan birisi Sovyetler birliğiydi. Dünün emperyalisti olan Çarlık Rusya'sı şimdinin devrimi içinde Sovyetler Birliğiydi. İlk anda ve bir süre bambaşka bir politika içindeydi.
Sovyetler de o anda kendi meşruiyeti için mücadelesini veren bir oluşum olmakla beraber; üzerinde birkaç yıl geçen devrimleriyle, mazlum milletleri destekleyen, işgalciliğe ve emperyalizme karşı çıkan ülkeydi.




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...