76-Ne kadar vizyon
O kadar işbirlikçilik
Vizyon kuzeyden güneye
Doğudan batıya artarmış
Bunun takdir olurluğunu
Küllük eşeklerinden başkası bilmezmiş
Burada diyalektik denen bir olguyla, bilincinizin gücü ortaya çıkmaktadır. Nesnelliğin size doğrudan bağıntısı olmamakla, bu ilişki tek yanlı bir gücün sürdürülmesidir. Bu tek yanlı güç BİLİNÇTİR. Bilinç kendi dışındaki varlığa bir çevre olmanın etki sel özelliğini göstererek, nesnelliği; sanki doğal bir çevre şartları nesnelliği altındaymış gibi değiştirip, seçme ayıklamasını yapmaktadır.
Şu unutulmasın çevrenin değişmesi, olay ve olguların durumlarını değiştirir. Ne var ki çevre genel bir bütünlüktür. Yani tek tek durumlarda değişen olgu ve olaylar da çevrenin kendisidirler. Çevrenin etkisi ile değişen bir bitki faunası (bitki varlığı): hayvana göre, hayvanın çeşitliliğinin ve hayvana dek varlığının değişmesini sağlayacak olan bir çevredir. Ya da kurak bir çevre, suyu olmayan susuzluktu bir değişme; çevre olanın da kendisidir. Sulu bir ortam, çevrenin nemli olmasının özel basınç durumudur.
Bununla şunu demek istiyorum bilinç kendi başına bir durum olmayıp çevrenin ilişkisinden çıkan bir konum iken; bilinç, üretim araçları üzerine ve üretim araçlarına çevre olmanın girişen basıncını uygulamıştır. Toplumsal işleyişte insan bilinci, toplumun nesnel araçlarına, çevre olan etken bir girişmedir. Üretim güçlerini seçerek, üretim güçlerini düzenleyerek; onların yasallıklarından yeni durum yasallıkları ortaya koyarak, üretim güçlerini insanın yararına dönüştürür. Üretim teknolojilerini geliştirir.
Bu eylemi ortaya korken bir çevre olan insan bilinci, etkilediği durumlardan kendisi de etkilenerek öğrenir. Çevrenin etkilenen bir olayı boyutuna geriler. Yani etkileyerek çevre olma ve çevrenin bir etkilenen olayı olma girişmesi, tekrar yeni durumlarla çevre olarak, etkileyen olması da aynı andadır.
Toplumlar ittifaklaşan yapılarla, teknoloji ve bilgi üreten toplumlara doğru adım adım gelişiyorlardı. Dünya'nın çeşitli yerlerinde, çeşitli seçeneklerin uygulanışı ile farklı gelişme yolları ile ama hepsi de mutlak toplumsal üretim ve tüketimi belirliyordu. Bu yollar onların yavaş veya hızlı, gelişmesini belirliyordu. Bu belirlenme gittikçe sönümleyen bir yol olabiliyordu. Ya da, o toplumu bir düzeyde tekerrürü salınırda bırakabiliyordu. Yaşam düzeyi tekerrürü olan gruplar, çok az ve yavaş olarak üst yapı kült evirilişi içinde oluyorlardı.
Bunların etkileşme, çatışma, karşılaşmaları genelde etnik savaş düzeyinde olup, çok az eviriliyorlardı. Teknolojik üretimli toplumlarla, bu tür daha çok da, sosyolojik baskı ile üretimi tüketimi belirleyen tekerrüriü topluluk kültleri arasında, uçurum vardı. Ama her ikisinin uygarlık alanları da çok farklı idi.
Bu, farklılık en çokta, daha çokta; sosyolojik halk yapının, toplum yapıyı düzenler oluşu ile yapılaşmalarıdır. Bu toplumlar ilk anların saman alevi parlaması dışında hemen hemen aynı düzey ve düzlemle kalıyorlardı.
Oysa eski atalar, merdivenin daha ilk basamağını oluşturmakta olan becerikli varlıklar; o aşamadan ilk basamaktan bakıp, bugünü, yani merdivenin uzayan yapısını ne görüp bilmeleri, ne akıl ve hayalinde geçirmeleri olanaksızdır. Üstelik dizgenin gelişmesi bir türden de olmayacaktı.
Farklı sosyolojik edimsel başlangıçlar, aynı sonuçlara da evrilebildiği gibi, çoğu zaman çok farklı yapılarda sosyolojik birimleri ortaya koyacaktı. Ha keza, benzeşen, aynı örgülü yapılarda, benzeşmeyen sosyolojik toplulukların belirginliği eğemen oluyordu.
Şu bir gerçektir sosyal evrimin, gelişmenin, yol alışın, gözü kördür, cahildir. Gelişme, hele de sosyal gelişme; yol açacağı, sebebi olacağı dizgeleri, yol tutuşu bilemez. Zaten öyle olmasa idi toplumlar sürekli değişen gelenek, görenek, tutumları edinmezlerdi. Üstelik bilim ve bilgide sürekli olamazdı. Her şey belli nokta ve aşamalarda tıkanırdı, yani evren ölürdü.
4-]Yukarıdaki söyleme göre, ‘eyleme geçmeden söyleş ilme bir özgürlük müdür, yoksa deli saçmalığı mıdır? İcraatı olmayan laf kalabalığı mıdır? İçsel düşünmeler, oluştuğu kaynakta kalabilen garip mutasyonlar olabilirler. Ama bir düşünce söylendiği zaman da, bir anlamı olmalı. Söylem, anlamaya ve düşünceye de hitap etse, devinmesi ile ve bir eylem oluşturması ile ancak bir bütündür. Yoksa iletiş meniz olamaz. Sırf siz, bir düşünce söylemi eyleme geçmedi diye; bu bir fikir özgürlüğüdür diye; anış ve anlatışla, bir söylemin, iletilme sağladığını veya iletiş meye açık olmadığını, anlayamazsınız!
Şöyle bir örnek vereyim. Size, bir istek olarak acıktım diyen birine, yiyecek vermediğiniz zaman, yani sözün iletimine değin oluşla eylemi sağlama oluşmadığı zaman dahi; düşünce veya fikrinizi veya söyleminizi gerçekleme özgürlüğü oluşmuş olacak, ama kişi acıkmamış mı olacak?
Sırf söyleminiz karşılık bulmadı, ya da karşılığı bulmak için eyleme geçmedi diye açlığın sağlanış biçimi, üretim biçimi, yok bir özgürlük mü olacak? Sözler eğer birilerine söylenme ihtiyacında ise eylem ve pratik için vardır. Düşünmeyi söyletmeme ve düşünceyi gereksinmeler durumunda serbestlikle giriştirir sınırlı sorumlu bir çığlama yaptırmayı özgürlükle karıştırmamalıdır.
Böyle olunca da, etnik yapı, sınırlı çevre kazanımlı birikimdir. Henüz tamda yöre çevre ile çelişen etkileşen girişime girmemiş yapılardır. Etnik yapı; yazının bulunuşundan önceki dönemlerin, başlangıcın toplumlarında, toplumsal deneyim ve kazanımları aktaran sıkı korunumlu sosyolojik gen yapılardır. Bunları, gelecek kuşaklara; sözlü edebiyat, sanat yapıtı ifadelerle uygulamalı gelenek, görenek, töre biçim aktarımlı olaraktan iletişmelerdi.
İkinci olaraktan da, toplumun düzen ve ilişkilerini, halka benimseten işleyiş kılan bir araçtır. Şu da karıştırılmamalı, gelenek görenek somutun ilişkisel çözümüdür. Ancak öznelleşen ve yürürlükten kalkmış, şimdi anlamsızlaşan, anlamalarla da ifadelenmekten kurtulamaz.
Etnik yapı, ata totem aidiyeti sizin elinize verilen güvenli meşruti kılınan yol haritasıdır.
Etnik yapılar kendi içinde özelleşerek, kendi içinin tutarlığı olaraktan, halkın sosyolojisi olur Halk, toplumsal bölüşümün etrafında çevrelenen oluşumdur. Etnik yapılar bu oluşumun kapsamında, su içinde yağ adacık damlaları davranışındadır.
Biraz biyoloji hatırlayanlar bunun örneklerini düşünmekten geçikmeyeceklerdir. Üstünlükler biyolojik genetik özelleşmeler olabileceği gibi, pratik yetkinlik ve yatkınlıkları süreçleyen, alışma bulaşmaları da, olacaktır. Sineklerin sokma ve ısırıklarına karşı, ölseler bile bağışıklık sağlayan ekvatoral insanın bu özelliği, çevre koşulsal özelliğidir. Bu özellik belki hiç, Ya da çok az sinek bulunan kutuba yakın veya kutup dairesindeki insanlarının elbette zaafları olacaktır. Kutup insanının soğukta yaşama beceri ve dayanıklılığı özelliği de, ekvatoral insanın, ani bir çevresel iklim soğuması karşısında, kolayca ve çoğunlukça ölmekle baş başa olacağı bir zafiyeti olacaktır. Bu doğal evrimsel çelişmedir.
İşte bunlar, kişinin Ya da kapalı topluluk dönemlerinin, sosyolojik ve biyolojik, geçişen genom ve genomsal denebilir aktarımlarıdır. Bunlar ileride toplulukların ilişki kırılmalarında ve toplulukların karşılaşma ilişki kırılımlarındaki, ayrışan ortaya çıkma, öznellik yansımaları olacaktır. Dolaysı ile, her ayrışma birleşme ittifakı ve tolere eden yaşam biçiminide ortaya koyacaktır. Bu hal toplumsal üreti zorunluluğu ile halk öznelleşmesinin sürtüşmesidir.
Böylece oluşturacakları ittifaksal karışma, katışama, akrabalaşma, yeniden üretme ittifak düzenlenmesindeki tutumlar halksal hazım edilirlik sorunsalıdır. Çünkü toplumsal üretiş, bir bozuk transistörü değişmenizde size, çeçen sineğine bağışıklığınızın olup olmadığı üstün özelliğinizi sorgulamaz. Ancak, sağlık sorgular. Buda topluma aidiyet oluşun özelliği değil, toplumun yeniden üretimini özgür kılan tetiklemedir. Alışkanlıklara yatkın olan halk ve etnik yapı, bunlardan kurtulamama Ya da zor kurtulma zaaf travmasını yaşar. Ancak yeni değişmeleri, yeninin kendi öncesinin tutumlarını, yeni tutuma eklemlerler. Etnik yapı ve halk bunları; ritüelleştitren, sembolize, seramonize edilen, bayaramlaşan, gelenek görenek yapılarla anlar ve sidirir. Genelde KÜLTÜRLEŞEN diyeceğimiz yapıların sürdürülmesini ortaya koyar. İşte bu, zamanla bir halksal tanımlılık, bir topluluk grup aidiyetliği olarak, etnitise tanımlılığını, zaman içinde alacaktır.
Halk, sosyolojik değişmeleri, sembolik somutlamalarla, ritüelleştirip ayin ve ibadet hali, biçimine dönüştüremeden anlayıp hazım edemiyordu. Bu, olayın kökeninde, İki farklı etnik yapının birleşip; toplumlaşmanın gereği vardır. Geçiş ritüelleri, ya da geçişme sebolleri üzerinden yeni birlikler kurallaştırılıp kurumlaştırılıyordu. Yani ittifaklar düzeni sıklıkla geçiş ritüelleri düzenlenen bir sosyal toplumsal yapı idi. Birkaç totem aidiyetli etnik yaplar karışıp etnik ata totem, sosyal yapılanışlar enteğre edilip halklaştırılıyordu. Halk yeni kurallarını, toplumsal yansımadan icbarla, riayet ve ağırdan sindirimle, ancak benimsiyordu.
İki gereklilik, yapıları ittifaka zorlayacaktı.Toplumsal ekonomik biçimlenişlerin diğer grup yapılarla girişip, gelişir, büyür, organize olur olmanın takas ve işbölüşümü yapmaları. Ve tarımcı çoban toplumların, kısmen savunmada pasif kalmasıyla, bu tür yapıların savunma güç birliği içinde bir araya geleceklerdi. İki farklı totemist etnik kültür. Kendi içindeki meşru evliliği yasaklayıp, karşı toplumdaki kız ve oğlanlarla evlenmeyi yüküm etmişti. İlk meşruti kurumsallaşma kararlarından birisi budur. İki ayrı ata totem, etnik aidiyet; belkide ilk kez sosyolojik gen karışma zenginliğini ve kültürler etkileşimini gerçekleştiriyor olmalıydılar. Hem birbirini benimseyip kabulleneceklerdi (hiç kolay olmuyordu) , hemde yeni kırma bir etnik yapılar karışması, halk feno tipi doğuyordu. Şimdi olası ilk ittifaki kural kararlarına biraz daha yakında bakalım.
Yani bu tarafın üyesi kız ve oğlanları karşı tarafa, karşı tarafın üyesi kız ve oğlanları bu tarafa kaderdi. Kutsal kılma söyle idi: meşru olmayan, yasaklanan ve lanet olan, kendi topluluğunun içinde evlenme tutumuydu. Bu bir ittifaklık anlaşması ve toplumsal ilişkileniş sözleşme düzenlenmesidir. Böylece karşı tarafla evlenerek, kardeşleşme kuralı getirilmişti.
İnanma ve sevme gibi tutumlar kişisel özelliklidir. Şunu da söyleyebiliriz, inanma ve sevme
Toplumdan önce vardır. Bunların toplumdaki işleyişlerde, yeniden ve çokça yansıtılır oluşu, bu duygulara ivme ve yoğunluk kazandırdı. Bu da zaten inancın toplumsal temelli olmayışı
Kanıtıdır. Bu şu demek; inanç ve sevme toplumun, çokça da halkın yaşam biçimi ve tarzına göre şekil alır. Nasıl rengin görselde her hangi bir şekli yoktur, bir kedide kedi biçimlidir, bir kazakta, insan gövdesi biçimlidir ise, inançlar da; toplumsal üretim ve refahın tüketilişine uygun sosyal düzeyle biçimli, halka ait yaşamla ilintili bir ilinekselliktir.
Örneğin Hinduizm de Brehmene bir inek vermek, mutlulukların en yücesidir ve nirvanaya giden yolun kendisidir. İnançlarda bir sınıf maddi olarak verir iken, bir sınıfta alır. Ve de nasipler eşitsiz dağıtılmıştır. Yoksulluk sabredilmesi gereken bir sınama olgusudur! Eğer sabır sınavını başarırsa cennete gideceği hüküm olunur.
Bunlar hep inan temelli siyasa üretenlerin tutumlarıdır. Devamlı kendinden öncenin güya yıpranmasına yönelik boş sözler üretirler. Oysa kendinden önceki yapılar; üretim güçlerinin ve üretim ilişkilerinin olgunlaştırılıp geliştirilerek aşıldığını, ya bilmezler veya bilmezden gelirler. Bu tipler iman gücü! Mevhumu ile kitleleri olmadık inandırmalara sürüklerler. Her başarıda bunu ön şart korlar. İmanlarından asla şüphe etmediğimiz bu kişiler, nedense hep akim kalırlar. İman gücünün gerektirdiği başarıyı asla gösteremezler. İnanasınız gelir. Sanki bu iman gücü onlarda hiç yoktur! Kitlelerde bunu, bu soruyu, talep etmediğinden oyun sürer gider.
Empati kurarak, karşı tarafın tutum göstermesini anlamada; sizin de; onu bir şeyleri sevip sevmemesi konusunda, yuvarlak sonuçla anlamanız doğru olurken, başkasının şey severliğini, “”sizin elma severliğinizle onun muz severliğini, sanki özdeşinizmiş gibi, yapma riskiniz de vardır. Hatta sizin saplantı ve sui zannınızı, psişik takıntılarınızı karşıdan da aynen varmış yanılsamasına da sizi götürür. Elbet karşı taraf da, psikolojik tavırlı olması eğiliminin olasılığını taşır. Ama bu sizin, empati olacağım diyerekten, sizin açlıkla ve müstehcenlikle baktığınız tavırlara, karşı tarafında aynı anda sizin gibi açlık ve müstehcenlikle bakıyor olduğunu sanmanız, bir kuruntuyu ya da bir nevrotik bozukluğu şekilleşeceği de unutulmamalı. Ama uzun süre içinde de öyle tezahürün olacağı da açıktır. Bu insan davranışının plastik oluşunu bilmemeyi, plastik, estetik oluşunu göz ardı etmenizi de, beraberinde içermekte. Bunlar hep inancın (duygudaşlık, sırf inancın tutumu değildir, ama konu inanç olduğu için inanma yanı ortaya konmaktadır) , değişmezlik algılatışının, genel geçer, mutlaklarmış, var sanı tutumuna dönüşmüş, aysbergin su yüzü bilinçaltı kısmıdır.
İnanç sorununu, tersten okuyup, bir özgürlük sorununu veya bir insan hakkı olarak ortaya korsanız, sapla saman karışmıştır. Çünkü inanma insanlarda bir genelliktir. Bu bağlam da bu açıdan evrenseldir. İnanma, inanç taşırlık bir haktır. Herkes inanç benimser inanır Ya da inanmaz. İnancın genellik oluşudur bu. İnandığınız, bir şey öznel inanma konusudur. Bireyseldir. Toplum katında, egemenlik ve toplumsal temcililik sunamaz. Bu yönü ile de inançlar evrensel olmaktan çıkar. Bir cumhurbaşkanını inançlı talep etmek, akıl almazlığın en dik alasıdır. Çünkü hiç bir cumhurbaşkanlığı yetki ve çalışması inançlı olmayı yada olmamayı gerekli kılmayan, nötr bir tutumdur. Siz cumhurbaşkanının inançlı oluşunda ya da inançsızlığında ne talep edeceksiniz? Veya öyle bir durum söyleyin ki, ancak inançlı oluşla ya da ancak inançsızlıkla yapılır olsun? Sadece konumuna ehliyetli olması, yasalara uygun nitelikli olup, seçilmesi, göreve bağlılığı: yapılanların yasalarla ve toplumca denetlenirliği yeterli ve gerekli şarttır. Bunlar toplumdaki haksız, anlamsız çatışma ve kör dövüşü olup, hile ve beceriksizliğinizi öteleyip kabullenemeyip, bir tür kişisel takıntı travma ihsasıdır.




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...