Sizin o şey öyledir dediğiniz duyuş, etkime ve etkilenme; sizin içinizden ve sizin dışınızda olabilecektir. Bu duyuştu olan her bir izlen imsel, izlekse duyumlu etkilenme ve etkimeler girişmesi; sizin alan içine koyacağınız her bir tabu postülalarıyla, diyalektik bir oluşma süreci kazanacaktır.
Totem; bu alan oluşun, tam da kendisidir. Tabular, bu alan içeriğinde, totem bağıntılı devinmeleriyle bir alan içi yön hareketidirler. Tabu, totemsiz ve totem dışında oluşamaz. Ama totem; alan yönüne uygun her bir tabusuna, alan içindeki yön hareketini verir. Tabu alan içinin sanki bir parçacık hareketi gibidir. Alan yönüne uygunluk ta; sosyo-toplumsa kaide, kural ve hukukiliklerimizdirler.
Her şey gibi parçacık hareketinin de; hem içinde; hem dışında; kendisi ile bağıntılı olabilecek boşluklu ve tanecikli alan yapılar mevcuttur. Dikkat edilirse bu boşluklu, tanecikli, kesikli alanlar; hem totemi alan özelliklidirler; hem de tabu özellikli çoksa bir belirişin özellik girişmeli yansıma ve var oluşudurlar.
Ben
Süt liman anlarda
Dileyip sevdim.
Bilmedim hercumerç...
Ayrılıklarda dalgalandım
Anladım ki seni sevmeyen
-5Yazılar sosyal nezaket sözü olmalı betimlemeler gereği ve bir emek koyuş ürünü olması nedenle, saygı değer bir çalışmaydı. Ancak on binlerce türü gibi olmaktan öte, pek bir analizi ve yararcı olması yoktu. Söz gelimi bu yazarlarımıza göre:
'Bayram demek yeni elbise, yeni bir çift ayakkabı demekti...' Aslında bu sözün açık açık diyemediği şudur; ‘bayramlar bir saygı sevgi oluşturması değil, ihtiyaçlı olan kişilerin durumlarına değin (saldırgan olacak) beklentilerinin, hırs ve tamahlara garezlere dek olası insan duygu ve davranışlarının ön tedbir olaraktan karşılanmasıdır. Karşılanan indirgenen beklentilere değin de, beklentisi karşılanan kişilerin de, alan el olaraktan ezilip büzülmemeleri için de; bu tutumun utanılır (gurur sorunu) olmaması için de, bayramların yüzüne; saygı, sevgi, dostluk makyajları vurulmuş olan bir toplumsal çarpıklığın angajmanıdır.
Demek ki ‘…ayakkabı ve yeni bir elbise demek…’ yoksun için taallukatı için güdülü bir beklentinin yaratılması demektir. He gün için beklentisi olanlara, ihtiyaçları içinde sabırla belli dönemleri beklemeleri tutum edilmiştir. Bunlar şimdilerde de, neden vardır? Denişle üzerine gidilmemiştir. Yani yoksulların yoksunluğu, her gün bayram kutlaması beklentisi içindedirler! Yani böylesi ihtiyaçlı olan çoğunluk, her gün bayram (sağlanışçı olmanın) içindedirler! Bu yüzden yoksul, karıncığı doyduğu gün ancak bayram eder. Yoksunluk, giydiği gün ancak bayram eder. Varsıl karnının, ya da varsıl sırtının bayram ettiğini duydunuz mu? Size gülerler. Yani açıkçası varsılın bayramı olur mu?
Başlangıçta, toplum ve halkın iç içe yaşamı sürerken; tabiri caizse çekirdek olan toplum, kendini bellileştirecek seçici zarın, halk ve toplum alanlarını öyle keskin bir ayrım değil ama kendisini hissettiren bir var oluş, zorunluluklar alanı, belli belirsiz çekirdeğin (toplumun) çevrelenmesi, gereği kendisini duyurtuyordu. Ama toplumu halk tanımından ayıran bilinçli anlama ve soyutlaması daha yapılamıyordu henüz.
Fakat bu ikili yapı, zaman zaman; yönetimde halkın küçümsenmesine varan anlama anlatımlarla kendini duyurtan bir zorunluluk olmaktan da her dönem kurtulamıyordu. Bu yüzden hala bu ayırdımı bilmeyen; ikili gözetim ve değeri oluşturup, geliştirip, ilişkiselliği içinde tutamayan kafalar, bu küçümsemeyi halk dalkavukluğu biçim yansıması ile ortaya konmasına sapıyorlar, bu abartı ve genelleme yanlışlığına, bilerek yada bilmeyerek sapıyorlardı. Bu; “”halkı sürü görme”” cahillik anlayışı tüm dinlerde, görüleceği gibi, en sonda Padişah Vahdettin'in, huzurundakilere açık açık çıkışıp bağırdığı hatırlanmalı.
1-Başlangıcın bu yapısında ilk gelişmenin bu belisizlik geçişenliğinde; önce erdemlerimiz (inanç ve ahlaklarımız) vardı. Sonra erdemlerimizin (inançlarımızın, ahlakımızın) izin verdiği müddetçe bilimimiz vardı. Bilim, zaten sihir Ya da büyü karışımıyla yol alıyordu. Bilim bu anlamda ahlakın içinde idi! Sonraki doğumlar, bu yarı uyku, yarı uyanıklık geçişmesindeki ayrımı yapacaktı. Bu öznellik bilim açısından bilimin konumu yerine, inançlar; başın önüne alınmış, yerli yerinde olmayan bir terslikti. Yani objektiflik (nesnellik) yerine, sübjektiflik (öznellik) kısırlığı, ağır aksaklığı; rol model taklidi olmuştu!
Bu beliremeyen tutum, rastgele grup sahipliği olmaktan ve rast gele sürü sahipliğinden çok farklı bir şeydi. Totemi etkiyi bilinç eden izole oluşmalar; yalıtıma grup bilinci olan totemine; kendi grubunu inşa ettirmişti.
Totem alandaki doğumlar üzerindeki bakım, koruma yapma, gözetme, doyurup eğitme işi, sürü alana göre çok daha hızlı ve aktif işliyordu. Bir kazanımlar, sürü içinde bir süre sonra sürü disiplini olamazken totem alan içinde bu tür kazanım olanlar totem alan kazanımına dönüşüyordu. Totem alanda iletime çok güçlüydü.
Totemi mana içinde doğuranların değil; grubun ortak sahipliği olan zekâ ve amaçlılıktı. Yalıtım içindeki totem alan zekânın yanına amacı koymakla her şeyi grubu için yapmıştı. Amaç totem alanın görünmez imgeli, ruhu olmuştu.
Bir yanım Karadeniz
Yaslanırım yalçınlığa
Kükrek mavi sular gibi gönlüm
Dara düşmüşüm kara düşmüşüm yara yara
Bir durulmuş bir korkunç ve kutsal
Başım dolaklarda heybeti namla
Totem kavramı; sosyal alan içinde oluşan özneli tarih sel oluşun, vaz geçilemez olan temel bir kavramıdır. Totemi, Kızılderili totemi ya da put sapkınlığı türü anlamlar sayıp, çöp sepetine atma gayretleri; bilgi düşmanlığı olmaktan da öte tarih sel olan bilincimizi anlaşılmaz kılmaktadır.
Anlaşılmaz kılınan şey de, anlaşılmaz kılındığı her durumla kendisini bize duyurtan bir kara deliğe dönüşür. Kendimizi az zorlasak, anlayacak gibi olduğumuz durumlar belirmesi ile canlanan karadelikler, arkaik hafızayı oluşan birikmedir.
Kişiler, kendi alan çevreleri içinde beslenmek yapmak için yiyecek içecek bulmak için vs. yaptıkları mesailerle tehlike alanları olan yerlerden kaçınmalarını çok iyi analiz etmenin hafıza haritalarına sahiptirler.
Tarih bilinci de olmayınca kişiler, içinde bulunduğu mülkçü yapı ilişkilerine göre düzenlediği adaletin, mülkü düzenler oluşunu da görünce, her zaman ve her zeminde bunu, böyle olup giden bir süreç sanacaktır. Egemenci sınıf çıkar adaletine göre, bu yanılgıların içinde olan kişiler “adaleti mülkün temeli” yapacaktır. İlk paragrafta dendiği gibi: 'güncel deki bir birinin yerini alan, yer değişmeli her bir durumlardan, baş olan yani ilk olan, temel olan yapılanma görülemediğinden ötürü, görülür olanın, sınıf ideolojisinin egemen olan birisini genelleştirecektirler.
Bu gibi ki bir tür analizci olmayan bilmelerimiz, olayların özünde var bulunan ana nedenlerle, çevreli nedenleri karıştırmak olur. Mülk adaleti belirlerken, adalette mülkün devinmesini akışın kaçınılmaz kılan bir karşılıklı eytişimine (diyalektiğe) girecektirler. Mülk, adalet olmadan da, temel sağlayışlarımızdan ötürü oluşur; oluşacaktır da. Ama bir müddet sonra, adaletini, sağlamadan da mülk gelişemez. Adalet de mülk olmadan ortaya çıkamaz.
Adalet bir keslik de olsa ortaya çıktı mı, sistemi (mülkü) dönüştürür, sistemi devindirmeden, geliştirmeden edemez. Buradaki ana deviniş eksen adaletin sağlanırlık noktası: emeklerin çok çok yaklaşık bir denklikle değiştirilebilir (takas edilir) olduğu olgusudur. Değilse insan emeğinin her gün yeniden ve yeniden üretilir olması üzerine oynanan sinsi oyunlar değildirler.
Batıdaki azizler bizim keramet sahibi ermişlerimizin, şıhlarımızın, karşılığıdır. Örneğin bir ilginçlik olsun diye Aziz Francis etrafında örülen mucizeleri aktarayım. Bu şahıs Hindistan, Çin ve Japonya'da uzun yıllar yaşayıp misyonerlik yapmıştır. Burada; Japonya'da, 1552 yılında ölmüştür. Uzun uzun hem kendinin hem arkadaş grubunun misyonerliğini anlatan, pek çok mektupları vardır. Mektuplarda Hiçbir keramet ve mucizelerden bahis ve ima dahi yoktur denir.
Dahası bir başka aziz; Jode De Acosta; Aziz Francıs'in paganları Hıristiyan yaparken Hiçbir mucize ve kerametten yararlanmadığını açıkça anlatır. Francis mektuplarında japon çevirmenlerin iyi çeviri yapamadığından ve çevirmen azlığından da bir hayli yakınır durur olması hayli manidardır. Yani Japon dilini bilmemektedir, ya da en iyimserlikle, kaldığı süre içinde kem kümlü işaretleşmeden öte gitmemiştir.
Tüm bunlara karşın, adam öldükten hemen sonra, adamın başında örülenler pişmiş tavuğun başında geçmemiştir. japon dilini öğrenmede olağan üstü yetenekleri olduğu söylenmiş. Gemide susuz kaldıklarında, deniz suyunu; içilebilir suya dönüştürmüş! Denize düşen haçını bir yengeç alıp getirmiş. Bunun bir başka varyantı da denizdeki fırtınayı dindirmek için haçı suya atıp, badireyi önlemiştir. Yani adamın gerçekliğini küçülten olağan üstülükler, birilerinin sömürülen iman merkezinin odağı olacaktı.
1489 yılında 8. papa İnnokenti büyücülüğü yasaklayan kararname çıkarır. Büyücülüğü tespite ilişkin bir takım klasik sorular hazırlanır. Şüpheliden istenen cevaplar alınana değin, vücudunu geren işkenceler uygulanırdı. 1450 ila 1550 yılları arasında yüzyıllık dönemde, sadece Almanya'da büyük kısmı diri diri yakılarak 100.000 kadar büyücü öldürüldü. Çünkü kötü hava koşullarından dahi büyücüler sorumlu tutuluyorlardı. Buna karşı çıkan birkaç gözü pekler de çare olamayacaklardı.
Nitekim Traves üniversitesi rektörü, Yargıç inanır Flade, pek çok kişiyi mahkûm ettikten sonra dahi, içine bir kuşku düşer. Yani cadılık suçunu itiraf eden insanların, işkencenin baskı ve ağırlığı dolaysı ile suçlamayı üzerlerine alıp kabul etmiş olabileceklerini de düşünür. Bu yerinde bir düşüncedir.
Bu kuşkuyla Yargıç Flade, artık büyücülere ceza vermekte, gönülsüz davranır. Vay sen misin böyle tavır koyan. Zavallı Flade erdeminden ötürü büyücü sayılır ve bu kez büyücülere uygulanan işkence Flade'ye uygulanır. Masum Flade işkenceye dayanamayıp büyücüler gibi suçu üzerine alır. Ve erdemli Flade 1589 yılında önce boğulur, sonra ateşte yakılır.




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...