Bu kural, Güneş’ten gelen, Dünya'mızda hayatın başlangıcı için basit aminoasitlerin oluşumunda da geçerliydi. Molekülleri oluşturmak ve geri onları parçalamak kısır döngüsü olacaktı. Ultraviyole ışımalarının da, çeşitli ortam girişmeleriyle; bu hareketini frenleyen süreci başlattı. Kendi kendisini dengeleyen, otokontrol mekanizmaları diye anlayacağımız Urey efektini oluşturacaktı. Yani eylem, kendisinden ötürü, kendi etkisi ile kendisinin üstüne direkt, Ya da endirekt bir etki ile kendisinin kısır döngüsünü sınırlamak olacaktı.
Eşdeğer sıcaklıkta, sıcaklık ne kadar yüksekse; gürültü de o kadar büyüktür. Duvarları geçirgen olmayan bir kutu içinde, çok kısa dalga ışınların sıcaklığı duvar sıcaklığına bağlı ve eşit olacaktır. Yani bu arka alan ışıması, evrenin mutlak sıcaklığının biraz üstünde 2,725 K'lik 1,9 mm dalga boyunda yaklaşıklıkla hesaplanmıştı. Evrenin büyümesi ile sıcaklığın değişip düşmesi de elbet sürecekti. Bunda, kırmızıya kaymanın da, payı vardır. Evrenin genişlemesi, ışınım dalga boyları arasında, bir yayın açılması gibi, uzama yapar. Bu da, ışımanın kırmızıya kayışı olup ışıma için bir ısıl kayıptır.
Bu geri ışıma, bugünkü hidrojen çokluğunun nedeni iken, evrende daha ağır elementleri oluştukları hızla gerisin geriye parçalıyordu. Yani ağır çekirdek tepkimelerini oldurtamayacak denli yoğundu. Bir akışkan sıkıştırılınca genelde sıcaklığı artardı. İşte evrenin başlangıçtaki uzam darlığı, bu ısı ve sıcaklık yüksekliğinin de, nedenidir. Işıma radyo dalgası dışında kalan elektromağnetik frekansları içerir. Bunlar, görünür ışık, mor ötesi, kızıl ötesi, x ışını, gama ışını gibi dalgaları içerir.
İlk aşk
İlk hayal kırıklığıdır
İlk hayal kırıklığı büyük olur
Benimkisi kaçıncı
Bu yüzden kırıklık bile değilsin
Batıdaki azizler bizim keramet sahibi ermişlerimizin, şıhlarımızın, karşılığıdır. Örneğin bir ilginçlik olsun diye Aziz Francis etrafında örülen mucizeleri aktarayım. Bu şahıs Hindistan, Çin ve Japonya'da uzun yıllar yaşayıp misyonerlik yapmıştır. Burada; Japonya'da, 1552 yılında ölmüştür. Uzun uzun hem kendinin hem arkadaş grubunun misyonerliğini anlatan, pek çok mektupları vardır. Mektuplarda Hiçbir keramet ve mucizelerden bahis ve ima dahi yoktur denir.
Dahası bir başka aziz; Jode De Acosta; Aziz Francıs'in paganları Hıristiyan yaparken Hiçbir mucize ve kerametten yararlanmadığını açıkça anlatır. Francis mektuplarında japon çevirmenlerin iyi çeviri yapamadığından ve çevirmen azlığından da bir hayli yakınır durur olması hayli manidardır. Yani Japon dilini bilmemektedir, ya da en iyimserlikle, kaldığı süre içinde kem kümlü işaretleşmeden öte gitmemiştir.
Tüm bunlara karşın, adam öldükten hemen sonra, adamın başında örülenler pişmiş tavuğun başında geçmemiştir. japon dilini öğrenmede olağan üstü yetenekleri olduğu söylenmiş. Gemide susuz kaldıklarında, deniz suyunu; içilebilir suya dönüştürmüş! Denize düşen haçını bir yengeç alıp getirmiş. Bunun bir başka varyantı da denizdeki fırtınayı dindirmek için haçı suya atıp, badireyi önlemiştir. Yani adamın gerçekliğini küçülten olağan üstülükler, birilerinin sömürülen iman merkezinin odağı olacaktı.
1489 yılında 8. papa İnnokenti büyücülüğü yasaklayan kararname çıkarır. Büyücülüğü tespite ilişkin bir takım klasik sorular hazırlanır. Şüpheliden istenen cevaplar alınana değin, vücudunu geren işkenceler uygulanırdı. 1450 ila 1550 yılları arasında yüzyıllık dönemde, sadece Almanya'da büyük kısmı diri diri yakılarak 100.000 kadar büyücü öldürüldü. Çünkü kötü hava koşullarından dahi büyücüler sorumlu tutuluyorlardı. Buna karşı çıkan birkaç gözü pekler de çare olamayacaklardı.
Nitekim Traves üniversitesi rektörü, Yargıç inanır Flade, pek çok kişiyi mahkûm ettikten sonra dahi, içine bir kuşku düşer. Yani cadılık suçunu itiraf eden insanların, işkencenin baskı ve ağırlığı dolaysı ile suçlamayı üzerlerine alıp kabul etmiş olabileceklerini de düşünür. Bu yerinde bir düşüncedir.
Bu kuşkuyla Yargıç Flade, artık büyücülere ceza vermekte, gönülsüz davranır. Vay sen misin böyle tavır koyan. Zavallı Flade erdeminden ötürü büyücü sayılır ve bu kez büyücülere uygulanan işkence Flade'ye uygulanır. Masum Flade işkenceye dayanamayıp büyücüler gibi suçu üzerine alır. Ve erdemli Flade 1589 yılında önce boğulur, sonra ateşte yakılır.
Yoksul bir matematikçi bir babanın çocuğu olan Galileo Galilei’yi, fakirlik illeti korkusu ile babası oğlundan; Dünya'da matematiğin varlığını, Galile'den gizlemeyi başarmıştı.
Ne var ki 19 yaşında iken bir rastlantı sonucu geometri dersi dinler. Hayran olur. Hanya'yı Konya'yı anlar. Cenneti yasağa tercihen, yasak meyvenin çekiciliğine kapılır.
Eylemsizlik ve ivme kuramının peşine, havsız bir ortamda ağır ve hafif cisimlerin aynı hızla düşeceğini söylemişti. Ama bunlar başını derde sokacak türden değildi. Daha doğrusu dinin de bilmeyip, hiç söz söyleyemediği alandı bunlar.
Artık toplum, yönetimle baş başadır. Yönetenin kararının her durumda denk düşer cevap olmaması, güvensizlik ve kulak asmamayı doğurabilecekti. Bunun garantiye alınışı daha sonranın da, kurnazlığı olacaktı. Bu durumda olan, güven sarsan gücün kabahati, hiçbir zaman inancın ya da buyuran bir doğaüstü gücün hatası olmayacaktır. Çünkü yorumu veren kişi, kendi tecrübesini söylemiştir. Durum gerçekçidir. Kendi düşüncesini doğaüstü güç söylüyor diye telkin etmemektedir henüz. Büyülü nesneler, henüz doğaüstü güçler değildirler.
Yeryüzünde her hangi bir somut olgu, sınırlı davranılan güç, mana algı düşüncesine katılmış, sayılanmaktadır. Saygılaşan güç, her şeye muktedir değildir. Tüm doğaya egemen olan bir anlayış yoktur. Sadece o fetiş nesnenin gücü ne için saygılaşıyorsa, güç o alan için geçerli ve etkindir. Bu durum, sınırlı bir yeti, güçlülüktü. Ya da o mana inancını sangıladığı kişinin bireysel kararı ve yönetimi idi. Ya da başka alanda kendini bir şekilde kabul ettiren güçtü. Çünkü güç, boyun bükülen ve saygılaşan bir otoritedir, yaptırımdır.
İnanç temelli, saygılaşır olmayan birinin, toplumu yönetir olması ve isabetsiz kararlar alması, kararlarındaki saygı ve yaptırım gücü azalmasını önlemek için; sübjektif kaygılarla arayışa girecektir. İki otoriter güç: inançsal düşünce alandaki güçle, hayat akışının o anda düzenlediği kurallı somut güç, özleri ve konuları gereği dayanışmalı idi. Bu dayanışımla bir aradalar. Ama ayrı ayrı gücün birbirini destekler biçiminde de, olabilecektirler. İki güç; bir elde de, olabilecek bir değişkenlik ve çeşitlilik gösterebilecek ve gelenekleşecektir.
Kardeşleşme önce iki, sonrada birçok şehir devletlerinin hiç bilip tanımadığı bir yeni yaşam ve düzenleniş yükümüne sokmuştu. İç evlilik yasaklanmış. A şehri kızlarını B şehrine eş olarak veriyor, B şehri de kızlarını A şehrine eş olarak veriyordu. Bu eviriliş kan kardeşliği idi. Kardeşleşen toplumlar ittifakı ortaya çıkıyordu. Bugünkü bağlamda bir biyolojik kardeşlik değildi.
B şehrindeki tüm kadınlar, A şehrindeki erkeklerin karıları idiler. Doğal olarakta, A daki tüm kadınlar da B şehrindeki erkeklerin karısı oluyordu. B şehrinde doğan bir çocuk, eğer kız ise, ananın gelin geldiği yere A'ya gönderiliyordu. Yani ana yerli, ana soylu oluyordu. Sütannelikler ve sütanne kardeşlikleri oluşuyordu. Yani A toplumuna aitti. Böyle olunca bu kız artık B şehrine göre bir kadındı. Kendileri ile evlenilebilirdi, yani kendisini doğurtan babanın ve baba yerli erkek kardeşin karısı idi. Eğer doğan çocuk oğlan ise kadının gelin geldiği yerde kalıyordu, yani baba soylu idi. B' toplumunun aidi idi.
A şehrindeki insanlar, B şehrindeki insanlarla da kardeş olmuşlardır. Yani böylece iki şehir kardeşleşmiştir. Bu biyolojik kardeşlik değil, ama çok önemli barışa ve toplumsal evirilmeye atılmış çok büyük bir uygarlaşma adımıdır. A ve B kült şehirleri arasında birbirleri ile kan bağı kurmuş kardeşleşilmiştir. Bu ilişkilenişte, bu düzenlenişte, Ahlaki norm yasalar dayı ile yeğen, hala ile yeğen arasında cinsel ilişkiyi yasklıyordu.
Tarih bilinci de olmayınca kişiler, içinde bulunduğu mülkçü yapı ilişkilerine göre düzenlediği adaletin, mülkü düzenler oluşunu da görünce, her zaman ve her zeminde bunu, böyle olup giden bir süreç sanacaktır. Egemenci sınıf çıkar adaletine göre, bu yanılgıların içinde olan kişiler “adaleti mülkün temeli” yapacaktır. İlk paragrafta dendiği gibi: 'güncel deki bir birinin yerini alan, yer değişmeli her bir durumlardan, baş olan yani ilk olan, temel olan yapılanma görülemediğinden ötürü, görülür olanın, sınıf ideolojisinin egemen olan birisini genelleştirecektirler.
Bu gibi ki bir tür analizci olmayan bilmelerimiz, olayların özünde var bulunan ana nedenlerle, çevreli nedenleri karıştırmak olur. Mülk adaleti belirlerken, adalette mülkün devinmesini akışın kaçınılmaz kılan bir karşılıklı eytişimine (diyalektiğe) girecektirler. Mülk, adalet olmadan da, temel sağlayışlarımızdan ötürü oluşur; oluşacaktır da. Ama bir müddet sonra, adaletini, sağlamadan da mülk gelişemez. Adalet de mülk olmadan ortaya çıkamaz.
Adalet bir keslik de olsa ortaya çıktı mı, sistemi (mülkü) dönüştürür, sistemi devindirmeden, geliştirmeden edemez. Buradaki ana deviniş eksen adaletin sağlanırlık noktası: emeklerin çok çok yaklaşık bir denklikle değiştirilebilir (takas edilir) olduğu olgusudur. Değilse insan emeğinin her gün yeniden ve yeniden üretilir olması üzerine oynanan sinsi oyunlar değildirler.
“Demokrasi adaletin temelidir” sözü içindeki bir paradoksta (yanılgı ve çelişki de) demokrasi anlayışınızı, her düzey ve düzlemde geçerli olan, bulunmaz bir Hint kumaşı sayma, yanılsama ve maymuncuk işlev anlayışıdır. Oysa yaşamın içinde siz her zaman yeni bir meyve türünü tanırsınız. Yeni bir meyve türünü bilir olursunuzdur. İşte adalet anlayışı da; böylesi bir süreçlerle daima oluşan, yeni yol kullanım araçlarıyla, adalet gerçeklenmesi içinde sağlanılan bir çekimleniş alandır. Ve içindekiler zaman ve zemine göre değişken, bugünkü demokrasi olmayan; birçok yeni uygulamaların araçsal olduruluşları alanıdır.
Hâlbuki yukarıdaki tespitlerim gibi: “demokrasi, adalet anlayışının bir belirme ve uygulanma biçimidir”. “Demokrasi, adaletin gerçeklenir oluşundaki sağlanışlardan her hangi bir araçlaşmadır.” Böylesi bir anlayışla demokrasileri, üretilen her bir çarenin belirimi olduğunu bilmeliyiz. Ve demokrasiyi adalet gibi kök işlevli bir sistem üzerinde devindirebiliriz. Sistemlerin demokrat olma gibi zorunlulukları yoktur. Sistemin insan yanı toplumun bu yansımasını görür buna uygun kalmak kaydı ile kendi sağlayışlarında adalet içinde demokratik belirimler ortaya koyabilirdir.
Demokrasi adalet devinme sistemi içindeki reel bazlı, kendi zaman zemin devinmeleri alanı içinde hareket ettiğini bilmeliyiz. Demokrasiyi adaletin içinde, adaletle karşılıklı etkileşmeli gelişen zamanla nesnel koşullarının değişmesiyle kendisi de değişen araçsal bir uygulama anlayışı olarak görmeliyiz.
76-Ne kadar vizyon
O kadar işbirlikçilik
Vizyon kuzeyden güneye
Doğudan batıya artarmış
Bunun takdir olurluğunu
Küllük eşeklerinden başkası bilmezmiş




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...