Sevi köpürür kabarır, sel gibi taşar
Yolunda mı gider, ki seçerken şaşar
Sevda dediğin nedir ki
Yol oluşlarlan ne aşklar yaşar
Sosyal devinimde bile şaşar, neler
Topluluk kavga eder ve topluluk dağılır. Topluluk yarın başka kişilerden oluşur. Ama toplum dağılmaz, her gün yeniden üretim yapar ve kurallı kurumsaldırlar. Çok farklı kavramdırlar. Toplum Ay'a gider ve bunun temelini üretir. Ama topluluk bunu asla başaramaz. Ne Ay'a gidebilir, ne bunun temelini üretir. Üstelikte toplumda bireyler vardır. Toplulukta kişiler vardır, inançları vardır. Toplulukta kişi-kişi ilişkisi varken, toplum da toplum-birey ilişkisi varlaştırması vardır. Toplulukta Ali yerine Veli, Suna, rastgeleliği olabilirken, toplumda Hüseyin'in yerine eğer Sevda doktor birey değilse, rast gele birey olamaz. Topluluktaki kişilerin, sevgileri, nefretleri, hoşgörüleri vs. sınırsız soyut düşünmeleri vardır. Bireyin de, bu öznellikleri vardır, ama birey; bunlardan çok bireylik kuralları ile toplumda vardır.
Değerli eleştirmen, sadece diyor ki,
Aforizma: “”Sosyal sözleşmelerin oluşumu muhitten merkeze veya merkezden muhite şekilde oluşur. “”
Hiç bir, güzellik ve estetik olmasın ki, o işin ilişkinliğinin simetrisinden çıkmış olmasın: Siz
Trafik ışık ve levhalarının, neden 300 m Yüksekliğinde olmadığı, Ya da 30 cm alçaklıkta olmadığı, renkleri; keyfi ve estetiksel değildir. Işıklara, 1m ile en az 30 m arasındaki uzaklıktaki, taşıt sürücülerinin, arabada oturur vaziyette iken, ön cam alanın, görüş açısı içerisinde olması somutluğu ile sınırlıdır. Renkler, öğretilen, anlam olarak, belli bir işlevle
Anlamlandırılmıştır. Tamamen nesnel somutlukların üretimidir. Aklımızda var bulunan, iler tutar yanı olmayan, düşünmenin düşünmesi, anlatımlar değildirler.
Bu somut gerektirmeler de, ölçüler, iyidir yeterlidir gibi, oransal estetiksel değer yargı kılarlığımızı geliştirmekte. Bu kurallara uyma, hem ahlakilik durumlarını içerir, hem de yasal zorunlulukları. İyi kötü, ahlak vs. bile bu somut koşulların ve toplumun konusu iken, ne anlama geldiği belli olmayan, soyut, asla üzerinde birleşemeyeceğiniz, öznel, kişisel düşünceciliğin, estetik, ahlak ve mantığının anlama konusu iması yapılmış! Oysa toplum dışında insanların ahlakı ve iyi güzel davranışları da yoktur. Toplum dışı ilkel yaşamın, sadece hoş olana yaklaşma, elem verenden kaçması vardır. Yine bu toplum dışı yaşayışta, primitif tepki koyuşlar, çok dar ve sınırlı bir mantığı vardır. İnsanın toplum dışında, asla ahlakı ve iyi kötü anlayışı yoktur.
Sadece Yüce Tanrı'ya, inanırız. Ve sanılarımızla umarız, ummalıyız da, o kadar. Kimseye, Yüce Tanrı'ya izafe ettiğimiz, kişisel anlama zanlarımız, direştirilir değildir. Bu mantık, Hıristiyan, Yahudi Tanrı anlayışının bir ayet demesi, ya da Budist Mabut’un kendini kabul ettirirlik veya Zerdüşt’ün aynı söyleminin bir benzeşme ifadesi değil mi?
Böyle ifadeler, inandırmanın birinci ve ikinci koşulunu, temelsiz bir öznel düşünceci anlatımla ortaya koyuyor. Ben diyorum ki, Yaratan vardır, mutlak ve egemendir. Asla bilinemezdir. Kişilerin anlamalarına göre kişi içinde bilinmelerle öznel bilinirdir. Bu kişi davranışına yansır güzeldir. Ama toplumsal üretişinizin bir anlaması ve kriteri olamaz bunu şiar edinmeliyiz. Tanrı'nın ne söyleyip söylemediği, birilerine söylenip duyurularak anlaşılır değildirler. Yüce Tanrı'nın yarattığı varlık ve var oluş sürekliliğinde, bizler iyi kötü, sürekli üretip bilgilenerek, bir önceki yaşayış, bir sonraki ile eksik kusurlu kılışla, süreçleşecek bir anlam ile bireysel inanırlıklarımız, Tanrı anlayışımız olacaktır. Bu anlamalar kişisel manevi cezai sorumluluğumuzun olgunlaşması olarak değerleyebiliriz.
Sürecin gelişmesi ile anlayışımız da gelişip yeniden üretilecek. Burada şunu iyi bilmeliyiz. Hiçbir aşamadaki Tanrı anlayışı aşamamız, Yüce Tanrı'yı bilmek olmayacaktır. Ancak bilir oluşun sonsuz sürüşlükteki, çok çok küçük bir kısmı biriktirilir eleştirilir olacaktır. Biriktirilir oluşu, diğer bireylerle paylaşılır ve öğrenilir yönüdür. Ha keza eleştirellikte öyle.
3-İnançlar süreçle değişemedi. Değişemezdi de. Çünkü her şeyi bilip yaratan, bilerek ve sonsuza kadar bilir oluş yaratmasını, doğmaya göre, bir defada yaratıp bitirmişti! Bu nedenle, mutlak doğruları söylüyordu. Ama sürecin değişmesi ile bu doğrular, çok çabuk yanlış oluyordu! Ve zorunlu olarak, sözler zamanlar üstü sayılıp, her zamanı kuşattığı yorumuna gidildi! Ama bu kez de, o günü, günceli karşılayamamasını bize unutturdu. İleriyi karşılıyor, cevaplıyor, ama şimdiyi, biz anlayamadığımızdan, aklımız ermediğinden olsa gerek, karşılayamıyordu işte. Bunu en güzel Konfiçyüs ortaya koyuyordu; ”” Ben bir şeyi açıklamışsam öyle bil. Açıklamamışsam da, öyle kabul et. Bir insan bildiğini bilmeli, bilmediğini de bilmeli.”” demiştir.
Apaçık olan, anlamamız gereken sözler, sır olup çıkmıştı. Bu da işin içinde çıkılmazlıklar yarattı. Aynı cümleler, her zaman başka başka anlaşıldı. Bu da, doğaüstü gücün, durup durup, fikir değiştirir olmasını kuşkulardı! Hatta zamanlar üstü olurluk, toplumsal yapıya, sürekli geçerli olacak, bir düzen koyduğu iddiası ile de çelişti. Oysa çelişme şurada idi. Daima işleyen, değişen, gelişen, dinamik bir toplum yapısının karşısına, değişmeyen, gelişmeyen, bu akışa, biraz sonra uymayacak olan, son söz söyleniyordu! Çatışmanın temeli daha başlangıçta sözlerin, insanın bilincinden bağımsız, doğada işleyen, asıl Tanrı'sal iradeye karşı olurluğunu, akla getiriyordu. Bu da, o günün konjonktüründe genel olarak çoğunluğun; ““Dünya'yı ve sistemleri değişmez olarak algılamasından”” çarpılmadır.
Oysa toplumsal süreçler, üretim güçleri ve üretim ilişkilerinin, karşılıklı etkileşimi ile sürekli değişip gelişiyordu. İnanç insanlarda, doğduğunda dış dünyanın algılanan yorumu ile içsel gerilimin uyuşturulup, düzenlenip, lineerlikle, istikrarla buluşturularak geliştiriliyordu ki olması gereken de bu idi. Saçmalık şurada idi: İnsanın öznel iç tutma gücü ile Dünya'yı yorumlayışı, toplum bireyinin toplumsal emek ve güçle dünya yorumlayışını aynı kılan yanlışlık ve sapmadır. Kişi düşünme ve yorumu, toplum düşünme ve yorumu yerine konmuştu. Aymazlık bilgisizlik tutarsızlık burada idi. Yani zavallılık şu idi, bir toplumsal güç ve emek olan tren, kişisel çabaya tutum edilmekle, yel değirmenleri ile savaşırlık yapılmıştı.
Oysa nikâh, inancın değil, toplumun bir talebidir. Üstelik de mal edinmenin, özelleşmenin, miras bırakma anlayışının somutlanmasıdır. İnsanların avcılık döneminde, ne böyle bir inanmaları, nede böyle nikâhlı, somut yaşamaları söz konusu bile değildi. Nikâh, ancak toplumsallığın ve toplumsal üretimin belirleyişi ile ortaya çıkan bir zarurettir. Bu aleniyetlik ve resmilik, meşru olurluğu nasıl yapılaştırırsanız öyle yapılaşırsınız. Yanlış olan toplumsal bir talep olmayan, inanç kılıfı altında yaptırılırlıktır. Ve inançlarla ortaya çıkmış, gökten zembille inmiş gibi, bir algı havası verilmektedir. Eğer böyle bir hoşgörü yapı, kendisinin devamı talep gerektirmelerini, hem de zorunlu haklılıkla, peşi sıra getirir, yani dayatır. Başka sapmaları da tetikler. Toplumun konusu olmayan, zımnen toplumun duyarlığı olur.
Batının ortaçağ geleneğini izler olması bir kanıt olamaz. Yanlışı kim yapıyorsa, batı da, yapıyorsa yanlıştır. Ölçüt batı değil, Toplumsallığın temelinde, toplumsal inancın olmamasıdır. Eğer siz büyücülük yapıyorsanız ortaçağ söylemini tartışırsınız. Bir toplumsal yapı değişirken, bazı yapılar yeni içinde sürüşüne devam etmekte. Maalesef bu nikâh da o nazarla görülmeli. Burada ironim bir gönderme yapayım. Bu da, batının, hani o aldığımız iyi saymayacağımız, şikâyetçisi olduğumuz “”biz batının kötü ahlakını aldık dediğimiz”” ahlakı olsa gerek!
Böyle teokratik bir uygulayışta, David Hume'lerin çıkarlığı, nikâh uygulaması sistemindeki başarısının ürünü değildir. Toplumsal birikimin, yavaş da olsa, somut nesnel gelişirliğin bir etkimesi sonucudur. Üstelikte inançların, Dünya'nın düz olurluk kabulüne rağmen ve Kudüs'ün Dünya'nın merkezi olup, tüm sistemin de, Güneş'in de, Dünya'nın etrafında dönüyor olması, inanma dayatmasına rağmen Hume'ler yetişmiştir, kepler yetişmiştir. Bu gelişme, her sistemin, eskiyip dönüşür olmasının, nesnel temel yasallığın, nicel birikim yanıdır. Eğer teokrasinin olumlu etkisi ile olsa idi, gelişme binlerce yılın yavaş ve hantal dönüşümü ile olmazdı. Bu günküne yakın hızda olur ve çok daha önceleri olurdu değil mi?
Bir yansıtılma ya da yansılama, bir benzetileme, bir örnekseme olan, bilinçli bilinçsiz taklit, adeta batı taklidi olarak, aşağılama ve küfür haline getirilerek; vurun abalıya dercesine bir değersizleştirme sorumsuz duyarsızlığı yaratılmıştır. Elinde hiçbir akıl koyuş ve üretiş gelmeyen kesimlerin, güya zeka pırıltısı ortaya koyuşlarının, bir meydan okuyuşu gibi olup çıkmıştır! Ya da, şu da bizim insanlığa armağan örnek kıldığımız taklit edilirliklerdir, diyecek bir çağdaş somutluğu örnek koyamamış oluşumuzun, ezikliğinin, dile vurum şeklidir. Ki ben bu çizgide olmaya bile eyvallah derim. Çünkü bu bir eleştirel süzen var oluş bilinç halidir. Bir kendi kendini dinleyiştir.
Batılılaşma, önde olanla geride olanın, var olanla yeni doğanın, şeriatla neşriyatın, nasla deneysel felsefenin, gözleme, araştırma ve incelemeye dayalı, çözümleyici ve bireşimsel metotların kıyasıya giriştiği bir kavgaydı. Yani aydınlıkla karanlığın savaşıydı. 1450'lerde matbaa ile Avrupa’da bilimsel bilgilerin ve felsefi gelişmelerin, ucuz ve hızla kitap basımlarıyla bilgilerin ülkelerden ülkelere ve çok sayıda kişilere ulaşır olmasının yarattığı toplumsal etki ve depremlerle, ışıyan batı; aydınlanma sürecine girerken Dünya, Avrupa’nın bir çok halk hareketlerine imza atışına tanıklık ediyordu. Bu teknolojinin ahlakı ve zaferi idi.
Oligarşi, monarşi, monark yönetimler, kutsal krallıklar ve derebeylikler yerle bir olurken, kilise kabuğuna çekilmeyi yeğler olacaktı. Tabiî ki yüzyıl sürecek kanlı dinsel savaşlar sonunda. Bu uyanışla yerinde oynayan taşlar, bu uğur alınmış yollar, Avrupa’da yerli yerine neden sonra oturacaktı. Astronomik gelişmeler, dinsel saltanatların taç ve tahtını yerle bir edecekti. Artık Dünya’nın düzeni, yeni düzendi. Endüstri devrimi de denen, buğu gücünün sanayide kullanıldığı, yepyeni bir üretim ve paylaşım tarzının belirdiği, tarım serf ve köleliğinden sanayi işçiliğine (yeni ve biçim değişmiş köleliğe) geçilmişti. Dünya grevlerle tanışmış, tarım alanlarının dokuma sanayisine yapağı üretimi sağlayan koyun otlak alanlarına dönüşmesi gibi, çok farklı sorun, olay ve gündemleri tartışır yaşar olmuştu.
Batı taklitçiliği söylemi aslen, akıla ve akıl koyuşa karşı çıkış olup, yerine doğmaları (nasları) ikame etme yanıltmacısıdır. Kitleler analitik düşünme yerine açık konuşulanın, kendi dil anlama anlatım becerilerinin sınırlılıkları ile söylenenin biçimsel anlamını anlamayı ve bunu sürüp gitmeyi yeğlerler. Bu halksal işleyiş yaşantılaştırmasına, yani “”Arşimet paradoksuna”” uygundur (bu tamlama bana ait ve yukarıda görüngü olan suyun kaldırma kuvvetini insanların; vakayı adi yeden, vakayı olağandan sayıp, akıl etmeyişleridir) . İşte kurnaz ve opurtunist kişiler halkın bu özelliklerine seslenirler. Halkın bu temel özelliğini her şeyin üstüne sayarlar. Bunu da halka saygı, halkla uzlaşı diye yaparlar. Burada iki yalancılık ve sahtekarlık ortaya çıkar.
Birincisi hiç bir şart ve zorlama yokken ve hiçbir toplumsal oluş bunu gerektirmez iken, bir olayı ilişkisel bütünlüğünden çekip abartarak; o olayı bütün ilişkilerin üzerine çıkaran, aslı ve gerçekçiliği olmayan, halk her şeydir deme şarlatanlık yalancılığıdır. Ne halk her şeydir, ne halk hiç bir şeydir. Kendi ilişkiliği içinde devinen anlamlar yüklenen bir kavramdır. Yani ne Ali her şeyin ölçüsüdür; nede Ali her şeye göredir; ne de her şey Ali’ye göredir. Böyle bir şey olabilir mi? Bu tam aptallık, tam bir hile, tam bir baştankara bodoslama ve bilgisiz kılıştır. Alabildiğine içi boş ve aslı olmayan bir çıkarsal siyasi abartıdır.
Siz bir bütünlükte gözü koparıp, göz her şeydir derseniz böbreğin görevini ne yaparsınız, kalbin işlevine ne dersiniz? Esasen bütünlükten koparılan ilişki, artık o ilk işlevselliğini de sürdüremez. Vücutta alınan kıymetli göz, artık göz değildir. Bütünsel ilişkiden kopmuş bir et yığınıdır. İşte halkı da tüm kurum ve kurallarında koparıp, halk her şeydir dediğiniz an, her şey biter. Kurumlar, kurallar, ilişkileniş, üretiş, huzur, insan oluş, ideolojiler biriktiriş her şey biter ve tahrip başlar. Halk, her şey olmadığı için bu kurum ve kurallarla ilişkilenerek ancak üreterek varlık kazanıp bir şey olan, bir sosyolojik durumdur. Halk her şeydir denerek cehalet, sefalet, bilmezlikler vs. nin halkta taban tutması revaç edilmektedir. Oysa Ali'nin elinde bilgisini araç gerecini aldınız mı Ali bitiktir! Bitki yeşermedi mi Ali'ler bitiktir. Demek ki Ali ve Ali'ler ilişkileri ile bir bütün ve işleyiştir. Bunların karşılıklı etkinliği ile varlık bulmakta bunların zorunluluklarını gerçeklemekle onlar üzerinde egemenlik kurmaktadır.
Yine bu türden, halksal devinme alanlı, bir inanç ve geleneğin, bir birine ters ve alabildiğine bir birini görmeyen, mantık işletilmesine bir örnek vereyim. Bir cenaze törenin, acılı, ağıtlı hatta daha ilerisi saç baş yolmalı, dövünmeli, çığlıklar, ağıtlar tutuşmalı, olmasından doğal ve mantıklı ne var değil mi? Bundan kuşku edilir mi? Elbette ki bu tür öznellikler bizim mantık işletmemizin bir anlayış ve doğruluk süzgecidir.
Oysa Ganalılar bir ölüm olayında, insanlara davet gönderirler ve cenazeye oldukça kalabalık katılımı sağlarlar. Kalabalık cenaze sahibine para hediyesi verir. Katılımcılar ziller, defler eşliğinde şarkılar söyleyip, alkışlar ve tempolar eşliğinde, oyunlar oynar, danslar eder, halay çekerler. Cenaze tabut içinde ve omuzlar üzerinde, taşıyıcıların raks hareketleri ile omuzlarda bu raksa eşlik ettirilir ve sonra neşe içinde, gülüş ve normal konuşmalarla defnedilir.*
İki dinsel ve inançsal öznel mantık ne kadar farklı değil mi? Her iki insan topluluklarının müsamaha ediş ve olayları, olguları, algılamaları, kafadan olay ve olguları biçimden biçime sokmaları, aynı olabilir mi? Yani halkın demokratik! Mantığı, toplumun işleyişsel ve eğitimsel anlayış mantığı olamaz.
Yani 20 ekmeğin=bir ayakkabı olmasındaki ayrı karakterler, sürecin eşitlenmesi olmayıp karşı gelenleri olacaklardır. Süreç bir ucuyla bir belirsizliğin ardında homojen olurken, diğer uçtan aynı belirsizliğin ardında heterojen olacaktır.
A fazlı homojenliğin içinde A’ya göre B fazlı heterojenlik azlık olacaktır. B fazlı zıtlığın heterojenliği içinde de A fazlı homojenliklerin azlık olacağı unutulmamalıdır. Hoşluğu duyulan sentez budur. Kendi faz geçiş süreleri boyunca diğerlerine göre ayrı türden olmakla duyulan güzellik ve kötülüktürler. Ve farklı fazlı ideolojilerden girişmeli sentezdirler. Kendisinde bulunmayanın eksikliğini bağdaşık oluşla ortam girişmesi içinde karşılık gelmekle sağlamanın denkliğidirler.
Uyum neydi; ayrı ayrı gidenlerin bir arada lığıydı (harmoniydi) . Sosyo toplumlar bu harmoni içine mana ve öğreti edilmekle, mana üretimin her birine bir durumlar geçişi olmasıyla özneli yararlı durumlar ortaya konmalıdır.




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...