Tekil ve uzar yanım
Arzuların güreş tutmasıyla
Meydan bırakan
Cazgırından yılgın
Şeyda dillerin azmanı.
Monocu dinlere, kendi içinden yaşanıp bakıldığında, sınırlılığı fark etmeden, sınırsız engin duygulara kapılınırdır. Pek çokta kişisel anlamalarla çıkarılan hoşluklar, düşüncelerin iç içe geçişindeki geçişenlikler, mutluluk coşması algılanmalarıdır. Ve böylece inançlar, bir ruh disiplini üretim alanı olmaktadırlar. Kendi sınırlılıkları ile yani belli şekli uygulanmasından doğan yapabilirlik memnuniyetiyle; soyut telakkilerin davranımları birleşince; kişiler boyut değiştirmişlik algısına girmektedirler.
Bu durumda, ibadetin sınırsız ve tekrarlanır yapabilme verimliliği insana; inançları kendi kurgularıyla da çıkarsamalar düşündürtür. İnançlardaki edimlerin ifasıyla duyulan tinsel rahatlama; yine kişiye kendisini tinsel rahatlatır olmanın güvende oluşu hissini verir. Bu hazla kişi sürekli ve sınırsızca davranmayı, öznede pekiştirmektedir. Monoteist anlayış, böylece, kişi anlayışlarıyla da tekilleşerek kişilerle yoklaşan bir alan olmaktan kurtulamaz.
Dıştan bakıldığında, kişi algısıyla sınırlı soyut oluş, kişi gözünde bakınca sınırsız olmakta gibidir. Sonuçta kişi; o yapısal anlayışın dışında davranamayan, farklı yapılanmaları yapı içinde telakki edemeyen ya da aksi durumların da olacağı düşünemeyen, düşünmeyi dahi istemeyen davranışlıdır. Buda o inancı sınırlar daraltır. Tek oyuncağından başka oyuncağı olmayan çocuğun; tüm kurgularını, bu tek oyuncağa sahibi yet üzerine kurgulaması gibidir. Her şey bu tek oyuncağın kırılması yitimi ile biter.
Burada, Firavunlar dönemine değin gelen, eski toplumların, toplumsal ittifaklar nedeni ile ikizleşen yönetim ve kültür anlayışlarının belirmesi vardır. Bu belirişlerini de, çift başlı kartalla, çift ağızlı baltayla, ikiyüzlü İsummud'lar gibi, sembollerle, figürsel ve törensel ritüellerle, yansıtıyordular. Bu motifler, çoklu kültürlerin bir arada olmaları ve bu kültürlerin sıra ile yada bazen birlikte yönetim erkini ellerinde bulundurur olmalarının sembolizmidirler.
Yani bu ittifaki dönemler ittifak gruplarının bir birbirine alışılmaları, bir geçiş, bir kaynaşılma, bir özümlenme süreçlerinin sosyal toplumsal yaşayışlarıdır. Bu tutumlaşmalarla, gelenek göreneklerde ki birleşen, birleştirici olan ve giderekten de, tek kişilik atıfıyet simgeleşmelerini ortaya koyacaktı. Sonradan,tek kişinin sıfatları olaraktan belirtilecek olan bu tür karmaşık girişmelerle doğacak olan yansımaların, tarihi süreci ve uygarlık yaratan adımlarının; adım atılışlarını, görüp bilmek lazımdır.
Monoteistlerle politeist anlayışlar arasında çok farklar vardır. Bir kere politeist anlayışlarda, tanrılar görev dağılımlıdırlar. Böyle olunca da politeizm, olup biteni düzenleyen ilahların bir dengeleşmeci güçler birliğidir. Politeizmde ilahlar yaratıcı değildirler. İlahlar, ittifaktaki her bir topluluğun ayrı ayrı totemleridirler. Totemler, temsilcilik oldukları toplumlar içinde, eski çağdaki toplulukların, sosyal birlikler dönemlerindeki, yamyamlık dönemleri ve insan kurban dönemleri temsilcisidirler.
62-İki farklı eşek hakkı
Biri yaşamdan, diğeri metamorfozdan neşet.
Tüy dökme ve tüy dökmeme özgürlüğü
63-Tüy özgürlüğü, tüysüze mahrumiyetini
Kendiliğinden kıllandırmıştı.
70-Ahır mı yıkıldı, bunlar ölürmüş
Katırlar mı tepişti, olan bunlara
Sinek de bunlara konarmış, kuşta...
Kurt da bunlara düşermiş!
Kendinden gayrı canlıyı bi idrak görüp
Savaşta da, barışta da sevabına ölür
Sevi köpürür kabarır, sel gibi taşar
Yolunda mı gider, ki seçerken şaşar
Sevda dediğin nedir ki
Yol oluşlarlan ne aşklar yaşar
Sosyal devinimde bile şaşar, neler
Topluluk kavga eder ve topluluk dağılır. Topluluk yarın başka kişilerden oluşur. Ama toplum dağılmaz, her gün yeniden üretim yapar ve kurallı kurumsaldırlar. Çok farklı kavramdırlar. Toplum Ay'a gider ve bunun temelini üretir. Ama topluluk bunu asla başaramaz. Ne Ay'a gidebilir, ne bunun temelini üretir. Üstelikte toplumda bireyler vardır. Toplulukta kişiler vardır, inançları vardır. Toplulukta kişi-kişi ilişkisi varken, toplum da toplum-birey ilişkisi varlaştırması vardır. Toplulukta Ali yerine Veli, Suna, rastgeleliği olabilirken, toplumda Hüseyin'in yerine eğer Sevda doktor birey değilse, rast gele birey olamaz. Topluluktaki kişilerin, sevgileri, nefretleri, hoşgörüleri vs. sınırsız soyut düşünmeleri vardır. Bireyin de, bu öznellikleri vardır, ama birey; bunlardan çok bireylik kuralları ile toplumda vardır.
Değerli eleştirmen, sadece diyor ki,
Aforizma: “”Sosyal sözleşmelerin oluşumu muhitten merkeze veya merkezden muhite şekilde oluşur. “”
Hiç bir, güzellik ve estetik olmasın ki, o işin ilişkinliğinin simetrisinden çıkmış olmasın: Siz
Trafik ışık ve levhalarının, neden 300 m Yüksekliğinde olmadığı, Ya da 30 cm alçaklıkta olmadığı, renkleri; keyfi ve estetiksel değildir. Işıklara, 1m ile en az 30 m arasındaki uzaklıktaki, taşıt sürücülerinin, arabada oturur vaziyette iken, ön cam alanın, görüş açısı içerisinde olması somutluğu ile sınırlıdır. Renkler, öğretilen, anlam olarak, belli bir işlevle
Anlamlandırılmıştır. Tamamen nesnel somutlukların üretimidir. Aklımızda var bulunan, iler tutar yanı olmayan, düşünmenin düşünmesi, anlatımlar değildirler.
Bu somut gerektirmeler de, ölçüler, iyidir yeterlidir gibi, oransal estetiksel değer yargı kılarlığımızı geliştirmekte. Bu kurallara uyma, hem ahlakilik durumlarını içerir, hem de yasal zorunlulukları. İyi kötü, ahlak vs. bile bu somut koşulların ve toplumun konusu iken, ne anlama geldiği belli olmayan, soyut, asla üzerinde birleşemeyeceğiniz, öznel, kişisel düşünceciliğin, estetik, ahlak ve mantığının anlama konusu iması yapılmış! Oysa toplum dışında insanların ahlakı ve iyi güzel davranışları da yoktur. Toplum dışı ilkel yaşamın, sadece hoş olana yaklaşma, elem verenden kaçması vardır. Yine bu toplum dışı yaşayışta, primitif tepki koyuşlar, çok dar ve sınırlı bir mantığı vardır. İnsanın toplum dışında, asla ahlakı ve iyi kötü anlayışı yoktur.
Sadece Yüce Tanrı'ya, inanırız. Ve sanılarımızla umarız, ummalıyız da, o kadar. Kimseye, Yüce Tanrı'ya izafe ettiğimiz, kişisel anlama zanlarımız, direştirilir değildir. Bu mantık, Hıristiyan, Yahudi Tanrı anlayışının bir ayet demesi, ya da Budist Mabut’un kendini kabul ettirirlik veya Zerdüşt’ün aynı söyleminin bir benzeşme ifadesi değil mi?
Böyle ifadeler, inandırmanın birinci ve ikinci koşulunu, temelsiz bir öznel düşünceci anlatımla ortaya koyuyor. Ben diyorum ki, Yaratan vardır, mutlak ve egemendir. Asla bilinemezdir. Kişilerin anlamalarına göre kişi içinde bilinmelerle öznel bilinirdir. Bu kişi davranışına yansır güzeldir. Ama toplumsal üretişinizin bir anlaması ve kriteri olamaz bunu şiar edinmeliyiz. Tanrı'nın ne söyleyip söylemediği, birilerine söylenip duyurularak anlaşılır değildirler. Yüce Tanrı'nın yarattığı varlık ve var oluş sürekliliğinde, bizler iyi kötü, sürekli üretip bilgilenerek, bir önceki yaşayış, bir sonraki ile eksik kusurlu kılışla, süreçleşecek bir anlam ile bireysel inanırlıklarımız, Tanrı anlayışımız olacaktır. Bu anlamalar kişisel manevi cezai sorumluluğumuzun olgunlaşması olarak değerleyebiliriz.
Sürecin gelişmesi ile anlayışımız da gelişip yeniden üretilecek. Burada şunu iyi bilmeliyiz. Hiçbir aşamadaki Tanrı anlayışı aşamamız, Yüce Tanrı'yı bilmek olmayacaktır. Ancak bilir oluşun sonsuz sürüşlükteki, çok çok küçük bir kısmı biriktirilir eleştirilir olacaktır. Biriktirilir oluşu, diğer bireylerle paylaşılır ve öğrenilir yönüdür. Ha keza eleştirellikte öyle.
Oysa nikâh, inancın değil, toplumun bir talebidir. Üstelik de mal edinmenin, özelleşmenin, miras bırakma anlayışının somutlanmasıdır. İnsanların avcılık döneminde, ne böyle bir inanmaları, nede böyle nikâhlı, somut yaşamaları söz konusu bile değildi. Nikâh, ancak toplumsallığın ve toplumsal üretimin belirleyişi ile ortaya çıkan bir zarurettir. Bu aleniyetlik ve resmilik, meşru olurluğu nasıl yapılaştırırsanız öyle yapılaşırsınız. Yanlış olan toplumsal bir talep olmayan, inanç kılıfı altında yaptırılırlıktır. Ve inançlarla ortaya çıkmış, gökten zembille inmiş gibi, bir algı havası verilmektedir. Eğer böyle bir hoşgörü yapı, kendisinin devamı talep gerektirmelerini, hem de zorunlu haklılıkla, peşi sıra getirir, yani dayatır. Başka sapmaları da tetikler. Toplumun konusu olmayan, zımnen toplumun duyarlığı olur.
Batının ortaçağ geleneğini izler olması bir kanıt olamaz. Yanlışı kim yapıyorsa, batı da, yapıyorsa yanlıştır. Ölçüt batı değil, Toplumsallığın temelinde, toplumsal inancın olmamasıdır. Eğer siz büyücülük yapıyorsanız ortaçağ söylemini tartışırsınız. Bir toplumsal yapı değişirken, bazı yapılar yeni içinde sürüşüne devam etmekte. Maalesef bu nikâh da o nazarla görülmeli. Burada ironim bir gönderme yapayım. Bu da, batının, hani o aldığımız iyi saymayacağımız, şikâyetçisi olduğumuz “”biz batının kötü ahlakını aldık dediğimiz”” ahlakı olsa gerek!
Böyle teokratik bir uygulayışta, David Hume'lerin çıkarlığı, nikâh uygulaması sistemindeki başarısının ürünü değildir. Toplumsal birikimin, yavaş da olsa, somut nesnel gelişirliğin bir etkimesi sonucudur. Üstelikte inançların, Dünya'nın düz olurluk kabulüne rağmen ve Kudüs'ün Dünya'nın merkezi olup, tüm sistemin de, Güneş'in de, Dünya'nın etrafında dönüyor olması, inanma dayatmasına rağmen Hume'ler yetişmiştir, kepler yetişmiştir. Bu gelişme, her sistemin, eskiyip dönüşür olmasının, nesnel temel yasallığın, nicel birikim yanıdır. Eğer teokrasinin olumlu etkisi ile olsa idi, gelişme binlerce yılın yavaş ve hantal dönüşümü ile olmazdı. Bu günküne yakın hızda olur ve çok daha önceleri olurdu değil mi?




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...