Karanlık
Karanlık
Karanlık...
Gecelik korkardı
Gecelerden
6-Artık kesret var
Anlama ve tutuşmakta;
Birlikte, çok;
Çoklukta, bir görünmüş
Vahdete dönmüştü.
Aptallık (mecnun) şair aşkında olurdu
Ben neyim bilmem ki!
Binlerce kez derim
Şeker değilim, şurup olsam
Şurup da yapmam, şekeri bulsam.
Hep olmazda...
Sanat bir varlaşmanın, bir var oluşun diyalektiğidir. Bir kendini ortaya koyuş, bir kendini kanıtlama ve kendini ölçme eylem pratiğidir.
Hem değişirsiniz hem değiştirirsiniz, değiştirirken değişirsiniz. Neden, kendinizi değiştirme isteğidir. Bu sizin biyolojide çevreye cevap vericiliğinizdir. Pratikte oyun severliğiniz, toplumsal yaşayışta birey oluşunuzdur.
Kendinizi değiştirme isteğini şimdilik iki hal olarak söylemek yeterli. Birincisi atomik yapının elektrikli yapı özelliği, nesneyi birleşme ve ayrışmaya, zorunlu kılıp ve ön görmede. İkincisi de, son yapınızın bir önceye bozulma (bu da asallık ve kararlılıkla ilgili) , zorunluluğu ile (Ki sosyalite de gericilik ve yeniye uyamama temeli) yeni yapının kazandığı yeni ilişki ile yeni birleşme özelliğine yönelmedeki çatışma ve zıtlaşmadır ki, bu da yeni çevresel koşullara, değişen şartlara bizi uymayı değişmeyi zorunlu kılar yanıdır.
Bir bilgi, bir zaman zemin düzlemindeki, kendi şartlarının ürünü olan araçsal kullanım, daim ve sürekli değildir. Ama bu bilgi ve araçsal kullanımlar, kendilerinden bir gerçekliği okutan aktaran taşıtmalarla; zamanı ileri doğru, kesikli ve sürekli bir oluşumla, akıtırlar. Yani her bilgi ve araçsal kullanım; izafidir. Zaman zemin ve oluşum konumları ile zorunlu olarak sınırlı ola gelirler. Kendi temel hakikatleri ile vardırlar. Köle varsa efendi de var ve Spartaküs de vardır. Hilafet varsa, laiklik ve halksal toplumun egemenliği de vardır. Saltanat varsa, cumhuriyet ve halkın iradesi de vardır.
Kısır ve verimsiz siyaset ve politikalar, kendi açmazlarını; halk iradesi kavramını soyut deyişini istismar ederek allayıp pullayıp nemasını devşirirler. Sanki ''Delidir ne yapsa yeridir'' halk deyişinde olduğu gibi, bir zımni anlamı halk iradesi kavramına izafe ederek; ''Halk en üstün iradedir! Halk iradesi her şeyin üzerindedir! Halka güvenip inanmıyor musunuz? Gibi yuvarlak güya haklı, tahrik kar söylemlerle siyaset götürülür. Böylece halkın iradesi hiçe götürülüp, sefillikten, işsizlikten, orantısız güç kullanımının darbeleri altında, feodal baskıların ve cehaletin kucağında, yol aranamadan; sürer gider!
Demokratik bir bakışla(!) laiklik uğruna darbe yaparlar gibi düşünme açmazı ile aydın olurlar! Bu fikir ve fikir olmayacak denli cahillik ya da maksadı maruf sözdür. Çünkü bu tipler halkın cehaleti üzerine referandum yapalım, gibi sivil darbe oyunu oynarlar. Bu cevap da bunun polemiğidir (söz dalaşı, kalem kavgasıdır) .
Akıl, akılla karışacak
Eleştiriler yarışacak
Lakin akıl ve göz mihenginde
Olmayan, sapla saman, karışacak
Yollarına davrandık
Cazibe ya da çekim; var oluşun ve varlığın, temel hareketi ve bir duruş bir beliriş biçimidir. Halkın cazibe ve çekim alanı halkın üyelerini aitleştirmektir. Halk çekim alanında üyeler kendilerini halkın birbiri ile iletişen aidi oluşları gerçekler. Aitleşme bir örnekleşmeyi, kimlik birliklerini ve duygusal birlikleri sağlar.
Bunlar halk içi tanımlanma ve birbirini tanıma gruplarıdır. Kısa süreli amaçlı birliklerdeki kalabalıklar olabileceği gibi, bir akım biçiminde moda belirişler de olabilirler. Ve geçmişten güne gelenek yaşayış benzerlikleri (mimiriki) * ola gelen tutumlayışlar olmaktadırlar.
Bu aidileştirme çok önemli ve hayati bir fonksiyondur. İnançlar ve dinler bu tür cazibenin çekeyleşesi sayesinde mümkündür. Ki bunlarda başlangıçta ahlakçı ve filozof öğreticilerin benimsetmesi ile kazanılır. Halk bunu gelenek olarak benimser ve sosyolojik deneyimlerle bir kazanç aktarımı olarak, sosyal genetik sürerliliğini benimser.
Egemenlikleşme toplumsaldır, toplumsal yol ve yöntemlerin yasallıklı tutumlaşmasıdır. Kişi ve halkların tutumu çokça nesnel yasallıklı olmayan bir öznelleşmedir. Hatta kişisel biyolojik inişlere götürülen kişi psikolojileri taşınır olacağından egemenlik sel değildirler. Ve egemenlikleşemez. Egemenlik bir özgür olma tutumsalıdır. Bu tutumsalda, kişisel ve halksal biçimlenişli olmayıp toplumsal karakterlidir. Özgürlük toplumsal üretiş biçiminden çıkmıştır. Halk alana kendi anlamasına göre ödünç ve anlam deformesi olarak yansımıştır.
Yani toplumsal bir var kılışın üretimi olan özgürlük, sizin iç ve dış şart uygunluğunuzla seçenekleşip, yararcı kullanımınızla gerçekleşen özgürleşmedir. Böyle olunca kişi ve halkın muktedirliği değildir. Örneğin bir uçağın yapımı, üretimi, toplumun işidir. Halkın uçağı üretmesi için iç şartı (bigi) ve dış nesnel şartı yoktur. Ve kullanıma açık özgür edişidir. Bu, muktedir oluşun egemenliğidir. Halkta uçağa binerek kullanım yararındaki özgürlüklerinden yararlanır, yaşamını sürdürür. Halk uçağı üretmediği için, yani özgürlüğü sağlayamadığı için egemenlik sel bir yapı değildir.
Paleolitik (eski taş çağı) çağın insan sosyal yaşamı, belki mezolitik dönemin karekteristik özelliğiyle, insanın toplulaşan yaşamında, halkın yaşamını ayrıştıran yapılar henüz yoktu. Ancak komün yapı tomurcuklanmıştı. Halk Ya da toplumsal yapı, örgenleşen organik yapının, halk ve toplum alan kırılma indisini, henüz neolitik (cilalı taş çağı) çağlarda yeni yeni, şimdi bizim göreceğimiz denli silik, az buçuk, belirlenir olmuştu. Tabi bu hal, o günün konjonktüründe okunacak bir şey değildi. Bu günkü merdiven basamağından geriye bakışla bunu söylemek olasıdır. Üstelik o zamanlar ilkel ortak yaşamın hükmündedir. Toplumlaşma teorik olarak halkı ortaya koyacaktır. Bu gide gide, günümüz sonrasındaki konjonktürlerde ise, nerede ise; toplumlar halksız olacaklardır!
Ancak halkın, egemenlik sel olduğu fikri ile sırtları sıvazlanır. Bu da halkın hedonizmidir (davranış ve eylemlerini haza göre yöneltir olma) . Halk; toplumların gelişme süreci ile sınırlı bir seçme, seçilme, yetkilenesi ile olgulaşmıştır. Bununla beraber, yetkili olmanın gereği olan seçileni takip etmek, sosyal örgütlenmeye katılmak, örgütler aracılığı ile erki denetlemek gibi, egemenliğini gerçekleyecek sorumluluklarını da kullanmayı ve erke yansıtmayı pek yapamaz. Hedonizmi seçer olma yetkilenmesini, egemenlik sayar! Bunun nedeni, inandırılarak kişinin kendisine ve toplumuna yabancılaşmasıdır. Halkın kendisini bir yurttaş gibi görmeyip, sırf kendisini inançlı uysal bir tebaa (uyucu) görmesidir.
Oysa halk, toplumun müşterisi olaraktan da, ilişkilenip; kendisini topluma bir açık devre alanı sunma gibi belirim gücüde vardır. Ama topluma yabancı durduğundan bunu pek kullanamaz.
Halkın yetkili kılınması, toplumsal ve halk içindeki çıkar gruplarınca demagojik olarak, halk dalkavukluğu olaraktan, anlık çözümlerle, hedonistlik yaklaşımlarla, bu yetkileme öylesine etkilenir ki, bu etkileme ile akıl almaz süreçlere girilir. Örneğin bu anlık (günü birlik) ve hedonist yaklaşımla, sadakaya alıştırılan halk, bunu bir lütuf, bir inancın kayrası, olarak görür ve sosyal haklar kavramını anlayamaz da yalvarır, dua okur! Bu tür sosyal haklar kavramının bilinçli yurttaşı olarak, sürekli takibini yapamaz. Çünkü kendi anlamasınca, kayraya lütufkâr olmuş bir şanslıdır o!
Laikliğin, nesnel yasalara, toplumsal yasalara, bireysel var oluşlara, bir ön yargı koyuşla (inançla) yaklaşılmaması gerçeği olduğunu belirtmiştim. Bu şu demek, olgu ve olaylara Yüce Ruh, bunu böyle istedi, bunu böyle takdir kıldı diye, ön deyi, ön koyuş yapmamaktır. Bu dört devinim biçimine, fiziksel -kimyasal devinim, toplumsal devinim, biyolojik devinim, öznel devinim yasalarına, inanç temelli yaklaşmamaktır. Biz, Tanrı iradesini asla bilemeyiz.
İnanç bazlı yaklaşımınız, üç bakımdan yanlıştır denebilir. Birincisi, bir olgudaki merakımıza cevabımız, “”yaptığından sual olunmaz””, deme mantığı ile inanma şartlanması ise, bu, bizde, azmimizi durdurma olur. Artık o işte yapacak bir şey yoktur. Olayların rast geleliği, bizi güdecektir. Böyle olunca da, hiçbir şey var edemezdiniz. Avcılık ve toplayıcılık döneminde kalırdınız. İnsanın girişimi doğaya, yapılanı bir sual değildir. Bu ters, geriletici boş mantıktır.
İkincisi de, bir kısım insanın, sizin gibi inanmadığıyla davranıp, o olgu ve olayların öyle olmadığını size göstermesi, yüce Tanrı iradesi olmayan anlamanızı, yüce Tanrı iradesi sayma gafletinden ötürü, bu Yüce Tanrı inancınızı da ister istemez, zaafa götürür ki, çok yanlış olur. Hikmetinden sual olunmazlığın, bizce; o şekildeki telakkisi, Yüce Tanrı’nın bize söylediğinin değil de; bizim öyle bilip inanmamızın alt olmasıdır aslında. Oysa Yüce Tanrı hikmetini sual için, sürekli oluşla ortaya koymuş görünüyor ve yol öyle gidiyor. Bu insanın Tanrı'ya sual sorarlığı değildir. İnsanın Tanrı'ya sual sorabileceği var sanı inanması, usa da aykırıdır.




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...