78]Somut, bilimsel teknolojik üretimleri ülkemiz yararına ortaya koyamayan akademik unvanlıdırlar. Ama bunlar kendi alanları dışında bir cevahirdirler! Hele de maşallah, din konusunda pek bir, demokratiklik ve özgürlükçüdürler! Ki kimse bu konularda bunların ellerine su dahi dökemez!
Oysa biz bunları, yani din konusundaki anlatımları; insanlık tarihi boyunca, şöyle ya da böyle oluşlarıyla hep biliyoruz. Bu bilmelerden toplumsal anlamda, hiçbir şey çıkmıyordu. Halksal anlamdaki başörtüsü konusunda söyleşiler de, 'vurun abalıya' yapılması, kolaycılığıyla etrafı sarmıştır! Bunların ticari ve siyasi koro ucubelikleri demlenilmektedir! Ve bu sayede nice köşeler dönülmektedir. Kimi muktedirler karizmalar, özel yaşamlarını islami değerlere göre olmayacak denli değiştirmişlerdir!
Yukarılarda da değindik, başörtüsü ve inançlar toplumun malı değildir. Halkın konusudur. Bunlar; bilinçli ellerle, kandırışçı cin kafalılar tarafından, toplumsal zemine çekilerek, inançlara toplumsal talep yaptırılmaktadır.
79]Dönüşmelerde, genelci yararlara uygun oluşunuz da, sizlerin; bireysel beliriminizi ve davranışlarınızı ortaya koyar. İşte demokratlık ve özgürlükçü yaklaşımlar buralarda aranır. Toplumsal özgürlüğünüz, bir demokratlık, bir bireysel, inançsal ego olmayıp; ilişkisel ve karşılıklı bağıntıcı oluşlarla üretir olmanızın, yükümlülükler karşılığın da, tüketilmesi ile belirirler.
Değilse insanın kafasındaki sanal düşünmeleri, demokratlık ve özgürlük değildirler. Kişilerin kişisel ve sınırsız hayal özgürlükleri vardır. Bunlar toplumsal ve üretimsel yaşamsal ilişkisellikler değildirler. Bu nedenle de kafa örtüsü gibi hayali, zannı, tasavvuru, öznel özgürlükler; toplumsal, siyasal ekonomik ve yaşamsal özgürlüklerden değildirler.
Bunları toplumsal özgürlükler gibi tartışmak akıl dışılıktır. Kişi zorunlu olarak toplumsal güce uyar. Toplumsal güç, kişilerin ve toplumsal işleyişlerin yararına göre gelişir. Lakin bu hiçbir zaman keyfilik ve hoşgörürlük değildir. Çünkü keyfiliği sınırlayamazsınız. Hoşgörü ilende toplumsal ilişkileri tavsdatırsınız. Bu iki kavram da sanal olarak, halk içinde kendi yolunu kendileri belirlerler.
110] Kendini çağdaşlaştıramayıp, kendisini ürettiremeyip de teknolojiyi kullanamayan sistem ve politikalar, ne işe yarardı? Dinin farklı farklı, versiyonlarının nizala şan kullanımını istismara yararlardı. İstismarlar içindeki halk daha neyin ne olduğunu anlayamadan, bu siyasetler; bu kulvarlar içinde bulunan halkın bir takım ezberlere götürülmesine yarardı!
Bu ezberlere götürülüşün siyasi hasadı yapılamaz mıydı? Elbette yapılırdı. Hem de, vızır vızır yapardı! Tabii ki böyle güdük ve kısır politikaların varıp varacağı yer, olup olacağı durum orası olacaktı. Hem de özgürce! Hem de bir hak olarak! Hem de fikir özgürlüğü olarak! Hem de sefihçe sine, rezilliğin rüsvasını yüzlerine astar etmişçesine, 'Halk istiyor' diye, lanse edilip, endam edilircesine olacak idi.
Artık ülke çağın demode olmuş düzenlemeleriyle, demode yatırım teknoloji ve bilgileri ile bir yandan güya mamur yapılırken, parça gereksinimlerinden ötürü dışa teknoloji bağımlılıkları yaratılacaktı. Bir yandan da, hep sil baştan olacaktı. Eintein düşünlü dünya ekolünün karşısına Said'i Nursi çıkarılacaktı. Ülke tamamen satışlarla dış tesirlere açık bir kullanım alanı olacaktı. Korkacak ne vardı, ışık okulları dört bir yandan, teşebbüssü hayırsever katılımların legaliz eliği ile boy verecekti.
29]Halkın öz hareketi, artık bir tanımlılık olmuştur ve konvansiyonel olmuştur. Bu tanımlılık ve konvansiyon olmadan, inançlarınız, vaazlarınız, finans durumlarınız, geçici bir çoşku durumu yapmaktan öte, etkin olamazdı. Konvansiyon sonrasıdır ki bunların (inançların vaazların ve finansmanın) girişen, işlevleşen hareketleri başarılı ve sürekli kılacaktır. İnançlar bundan sonradır ki öz hareketi daha etkin bir yapıya ve yapı organizasyona kişilerini şevkle götürür.
Artık bu öz hareketin doğuşu da; gelişmesi de; kendisini, kullandıkça tüketen kaynakların tükenir oluşu gibi bir doğru orantı içinde, kendisini sınırlayacaktır. Hareketin sınırlanmasına giden süreçler finansmanın olmamasıdır. Harekete dek propagandacı vaaz eden motiflerinin olmayışı hareketi sınırlar. Yine, işgalcilerin artık fiilen ortada olmayışı gibi tükenir olan bu kaynaklar nedeni ile özhareketin sınırlanması sağlanır, olacaktır.
Bu yapılar (inanç ve vaazlar) hareketin oluşması için temel neden değildirler. İnanç ve vaazların yerine başka şeyler de konabilirdir. Ama böylesi bir öz hareket içindeki halkın, kendi kurtuluşuna dek oluşmaları konusunda, kendi kararının olması, temel ve esas tartışılmaz bir nedendir. Yani dış çevrenin finansman sağlaması ve propaganda yapar olması, dışa değin çevrenin şartlarıdırlar, Ama bu dış şartlar, halka değin içte olmayan, kendi öz kararı olmayan eylemleri de, tetikleyemezdi.
30]Oysa Mustafa Kemal başını koltuğuna alan bir lider iken Vahdettin, kimilerinin gösterdiği gibi her nasılsa(!) düşmanla işbirliği edişle, yurdu kurtaracak olan bir kellesi esende olan bir insandı. Onca yurttaşı ölüyor, darp olup işgenceye tabi olup tecavüz görüyor, yeri yurdu yakılıyor, mülkü müsadereye uğruyordu. Ama Vahdettin esen de oluşla, yurt kurtaracaktı!
4-Halkın elindeki ya da özel kişilerde olan silahlar, eski idi ve miadı dolmuştu. Yeni silahlar karşısında şansı olmayan silahlardı. Ordular dağıtılmış, silahları işgalcilere teslim edilmişti.
5- Dağlar ve meskûn mahaller, durumun otoriter boşluğundan yaralanan haydutlarca mesken edilmişti. Ve dağlar kimi halktan kişilerin, askere gitmiş olup fakat askerden kaçmış, ya da askere gitmemek için izini azdırmak isteyen, asker kaçakları ile dolu idi. Otorite yoktu ve otorite, hak getire idi!
37]İşte bunu, toplumsal bilinci başaramaz olduğumuz her durumda, geleceğimize yürürken; hala o eski mantıkla, türbana takılı dolandık. iki de bir türbanı, dile doladık. Ki anayasa mahkemesinde kesin bir hüküm alana değin, toplumsal hukuken belki de dirilmemek üzere sahnede elbirliği ile de sildik! Bunlar haldeki otoritelerin, rutin yasaları, kendi kafalarına göre uygulayabileceklerini sanma gaflet, dalalet ve hatta bilememeleridir. Bir ehil olamamanın, erk sarhoşluğudur. Ben ne istersem yaparım deme takıntısından başka bir şey değildir!
Hani mevcut siyasetler, yenileşmeyi, Dünya'nın gidişini yorumlayıp, konjonktürü, kendilerine göre akli kılarak, ürettikleri çareleri tedbirden uygulayıp, toplumu dönüştüremeyenler; bu tür oyalaşmaların ne yazık ki içinde olabilmektedirler. Sığ, kendisini aşamayan politikalar, halka ait olan tutumları, halk öznesini toplumun tutumu gibi kılıp bizleri tartıştırmaktadırlar. Yine bu kabilden olan; 'cumhuriyet travma yarattı' gibisinden içi istenilen biçimde doldurulan münakaşalarla, halkı çatıştırıp, toplumu oyalar oldular.
Ama şu anda, yani simdiki zamanımızda, 1900’lerin 1930’ların artık o eski alışmalarını ister olan nesil, yeniye tepki gösterecek o eski nesil de ortada yoktur. Var olanlarda, azınlığa düşmüş tikelliktirler. Bu tür nostaljiye takılı kimi insanlarımız, hem etki yapar değildirler, hem de etkin değildirler. Öyle ise bu türden reaksiyon ve tezlikler nedendir?
51]Kurtuluş savaşının dışsal ve tarihsel sürecinin işlendiği 1. bölümde belirtilenlerin yanı sıra, içsel mücbiri yet ve nedenlerine de, bir iki değinişle konuyu, açmanın yararlı olacağı kanısındayım. Birinci Dünya Savaşı'na sessiz kalınamazdı:
Etniki Eterya çalışmaları o kadar haddini aşıp, ileri boyutlara varmıştı ki İzmir ve yöresi adeta elden çıkar olmuştu. Bu yörelerimiz dışarıdan da ikame edilen, Rum nüfusla çoklaştırılmış, Rum nüfusla egemen kılınmıştı. Sisam, Midilli, Sakız gibi yerlerde Yunan kolorduları oluşturulmuştu. Yunan göçmenlerini buralarda iskân etme hazırlığıyla, buralar siyasi yerleşke alanına döndürülmüştü.
Hatta yerli Rum delikanlılar bir yolunu bulup, buralara da, Yunan birlikleri içinde, askerlik yapar olmuştular. Bu nüfus yoğunlaştırılması dümen işi, İstanbul'dan Muğla'ya değin kıyı boyunca yayılan bir yapılaşma idi.
52]Siz nerede ve ne zaman, ne arayacağınızı bilirseniz, buluş yaparsınız. Nerede ve ne zaman, ne arayacağınızı bilemez iseniz, bulacağınız bir şey yoktur. Ve bu yüzden de, travmaya düşersiniz. Arayacağınız yer sizin, yaşamınız, alışma ve tutumlarınız içindedir. Bu, birey bazlı, kişi yaşamı olduğu gibi, daha kitlesel ve genelci toplumsal yaşam ve halka ait yaşantı ve düzenlemelerde olacaktır.
Demokrasi ve özgürlük kendiliğinden ortada olan, görülüp uygulanacak olan bir rol model değildir. Her gün, belli şeylere, hatta dayağa bile, maruz bıraktığınız bir oluşma, zamanla yaşamındaki yararlı olanın transferini sağlayamıyorsa, seçme ve ayıklama becerileri oluşamamışsa, bir gün; her gün maruz kaldığı aynı tutumlardan mahrum kaldığında, o alışmanın travmasını, geriye dönük istemlerle yaşar olacaktır. Yani vuruk(travma) sosyal olaylarda, bir kusurun belirişidir. Bir tutucu ve batıl, cahil oluşun, alışmanın hoşlanılan berdevamından yananlıktır.
Yaşanılan durumların transferi için, yeni durumları içsinip özleştirilmesi lazımdır. Kimi durumların özleştirilebilmesi için, yaşantılaşmalar içindeki tekrar eden süreçlerin, kimi noktalarını, alan direnmeli, direnç noktası yapılmalıdır. Yani bir sıfır noktasının skalası yapılamadan; gelişilip dönüşülemez. Bu nedenle; eskiden ne tam bir kopuş, ne de eskinin tıpkısı olan, bir değişme, söz konusu değildir. Bunun aksi bir durumu, var oluş kuramına ve gerçekliğe aykırı olacak yanılsamadır.
58]Gerçekten de, sizde travma yaptığını söylediğiniz sistemle ve her türden oluşmaları siz, en iyi ve en üstün, maddi yaşam olarak kullanırsınız. Bundan hiçbir rahatsızlığınız yoktur da. Ama oy toplama siyasetiniz gereği, halkın bilmezlikleri, bu tür sakızlarla oy getirisi yapılır. Toplumlar hayatında köklü değişikliklerin halktaki yapacağı uyumsuzlukları, travma kılıfı söyleşilerek seçmen duygusuna hitapla, seçmene selam yapılır.
İktidara gelindiğinde de bu travmalara ilişkin, travmanın arzusu eğiliminde geri dönücü düzeltici en ufak bir tedbir dahi ele alır olmazlar! Ya da sözel olaraktan bunlara değinmeleri bile yoktur! Bilirler ki bu işler böyledir. Bu, hal hoca'nın sıcakta hoşafı kepçe ile içerken, keyfe gelip gelip; ikide bir: 'öf be öldüm! ' demesine benzer. Hoşafı kaşıkla içen adamın: 'Yav Hocam,şu kepçeyi ver de, biraz da biz ölelim! ' demesi de çok manidardır.
Halkın da, bu hin politikacıların, iktidara gelene değin söylediklerinin martaval olduğunu, bir anlayabilseler. 'Kurtuluş savaşı sonrasındaki yapılan devrimler, halkta travma oluşturdu', diyen siyasetçilerin; iktidara yapışmış gibi olan halleri karşısında bu; 'Bol kepçeli, hoşaf içmenin' söylem manidarlığını, bir sezebilseler.
46]Bunların ıslahat girişimleri daha önceden yapılmıştı Atatürk döneminde gerçekleştirilen bu toplumsal ve sosyal (halka ait) olaylara ve yenileşmelere karşı oluş demek, devrim öncesindeki Osmanlı ıslahat hareketlerine de karşı oluşu da zımnen de olsa içerir. Tek fark vardır. Eski yenileşme çabalarının içinde, saltanat ve hilafetin kaldırılması gibi şiddetli bir oluşum yoktu.
Şimdinin üzerinde zorunlu olarak devinen yapılar, İlkteki harç ve gereçlerlen gelişerek bügünü yapılaştırdıkları açıktır. Hiç bir yapı ilkteki gibi kalamaz. Ama ilkteki gerekleniş koşulları da şimdinin üzerindeki, her bir zaman zemin koşullarını, sarmıştır. Olay ve olgular zaman ekseni çevresine sarılmıştır. Sosyal ve toplumsal yapılar İlkteki gibi kalamazlar. Çünkü yapı gittikçe daha kapsamlı ve işlevli olamaktan ötürü, hızlı olmak zorundadır. Eksen dönüşü, etrafına sardığı uzay zaman dönüşünün genişliğine göre, aynı zaman dilimi içinde, daha az yol alır.
Eksen etrafındaki uzay zaman oluşması hareketleri eksenden kaynaklanırken,çevrede oluşan uzay zaman hareketinin hızı, sanki eksene bağlı değilmiş gibi çok hızlı oluşur. Bu da parça hareketin bütün hareketten bağılca daha hızlı olması ilkesidir. Tıpkı vücut metabolizma süreçlerinizin kendi ömrümüzden çok daha hızlı gerçekleşir olması gibi.




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...